Meritokrasinin çöküşü

 Bu hafta oldukça önemli bulduğum bir yazı var sırada. Boris Johnson hükûmetine danışmanlık da yapan Toby Young'ın kaleminden.


Young, 2015 yılında Avustralya dergisi Quadrant için "Fall of Meritocracy" başlıklı bir makale yazdı. Bu makalede "ilerici öjeniyi" açıkladı ve savundu. Young, yüksek zeka için embriyoları seçme teknolojisi olgunlaştığında, "ortalamanın altında IQ'ları olan düşük gelirli ebeveynlere ücretsiz olarak bu imkânın sunulması gerektiğini" öne sürdü. Kuşaklar arası sosyal hareketliliği sağlamak ve meritokrat seçkinlerin kalıtsal bir elit tabaka olma eğiliminin önüne geçmek için bunu yapmamız gerektiğini söylüyor Young.

Michael Young, 1958 senesinde Meritokrasinin Şahlanışı, 1870-2023: ''Eğitim ve Eşitlik Üzerine Bir Deneme'' başlıklı kısa bir kitap kaleme aldı.

Kendisi babam olur. Kitap 2034 senesinde yaşayan bir sosyologun Britanya’nın dönüşümüne dair görüşlerine yer veriyordu, güya.Ülkede bir değişim yaşanmıştır. Artık insanların sosyal konumu ve gelir seviyeleri ebeveynlerinin sosyo-ekonomik statüsü tarafından belirlenmiyor; ve, feodal sistemden bir modern Shangri-La’ya dönüşen politik ortamda, statü yalnızca liyakat üzerinden tanımlanıyordu. Prestij ve maddî varlığın dağılımını sağlayan bu prensibi tanımlayabilmek için de meritokrasi terimini icat etmişti.

-Bu deneme yazım, 1870’lerde memurluğa alım için yapılmaya başlanan açık oturumlu sınavlardan söz ederek başlayıp—ki bu durum “modern dönemin başlangıcı” olarak atfedilmiştir—1950’lere kadar gerçekte olmuş ve yaşanmış durumları ele alıyor. Tam bu noktada babamın kitabındaki fantezi devreye giriyor ve Britanya’da 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkmaya başlayan ve tam yetkiye erişen meritokrasiden konu açılıyor. Her ne kadar kitap yarı-kurgu olarak ele alınsa da, hem bir uyarı hem de kehanet olarak kaleme alındığı gün gibi ortadadır. Meritokrasinin Şahlanışı, aynı George Orwell’in 1984’ü gibi güncel dünyanın çeşitli taraflarını ele alan ve bunlar tartışılmaya açılmadığı sürece varılacak olan geleceği işaret eden bir distopik hicivdir. Michael, yani babam, özellikle 11+’in yürürlüğe girmesinden endişeliydi. 11+, Britanya’nın 1944’teki savaş dönemi koalisyon hükûmeti tarafından hazırlanan ve eğitim çağındaki çocukların gramer okuluna mı (ilk %15) yoksa diğer ortaokul ve teknik liselere mi yazılacağını belirleyen bir zekâ ölçme testidir. Babamın itiraz ettiği tek şey, 11 yaşındaki çocukların küçükbaş hayvanlar gibi sınıflandırılması değildi sadece. Kendisi bir sosyalist olarak; kapitalizm tarafından yaratılmış olan büyük eşitsizliklerin üstünü örteceğini düşündüğü için, fırsat eşitliğini tasvip etmiyordu. Liyakat prensibinin Britanya toplumunun adeta piramid şemasına benzeyen yapısını yasallaştıracağından korkuyordu.

Kısa vadede, kitap politik amacına ulaşmıştı. İşçi Partisi’ndeki kurmaylarının tamamına yakını babamın kitabını okumuştu. Zira kendisi de 1945’ten 1951'e kadar olan süreçte partinin araştırma bölümünü yürütmüştü. Bu sayede 1965’te İşçi Partisi Eğitim Sekreteri olan arkadaşı Antony Crosland’i, 11+’i aşamalı olarak safdışı bırakmaya ve 1944 Eğitim Yasası’yla birlikte ortaya çıkan farklı okul türlerinin kapsamlı olacak ve seçime dayalı olmayacak şekilde yapılandırılacak türevleri aracılığıyla ortadan kaldırmaya ikna edebilmişti. Crosland’ın şöyle meşhur bir lafı mevcut:

Antony Crosland

"Elimden gelecek en son şey olsa da, bu lanet olası gramer okullarını İngiltere, Galler ve Kuzey İrlanda’dan sileceğim.."


Günümüzde İngiltere’de 164, Kuzey İrlanda’da ise yalnızca 68 gramer okulu mevcut. Galler’de ise bir tane bile bulunmuyor.

Her ne kadar babamın kitabı bu seçici eğitim şeklini ortadan kaldırmakta bir rehber olmuşsa da, kendisinin bu yoldaki savaşı kaybettiğini söyleyebiliriz. “Meriktokrasi” terimi, anlamını aynı Michael’ın organizasyon prensibini tanımladığı şekliyle korunuyor olsa da çoktan lügâtta yerini almış bulunuyor. Kötü bir şeyden ziyade, gayet de iyi bir işaret olarak algılanıyor.¹

Günümüzde gramer okullarına dair tartışmaların uğultusu hâlâ işitiliyor. Ancak, bu okulların karşıtları artık liyakata dayalı bir statünün geçerli olduğu toplumları reddetmiyorlar. Aksine, bu prensibi sahiplenirken, aynı zamanda evrensel kapsamlı bir sistemin daha geniş çaplı sosyal hareketliliğe önayak olacağını iddia ediyorlar. Onlara göre bu, toplumun en zeki çocuklarının 11 yaşında kimi okullarca yoğurdun kaymağını alırmışçasına ayrıştırılmasından daha etkili.²

Bugün Hepimiz Meritokratız

Günümüzde her kesimden politikacı ve bilirkişiler yalnızca meritokrat olduklarını iddia etmekle kalmadıkları gibi, bahsettiğimiz prensibin ölü doğduğu konusunda da hemfikirler. Hem Amerika’da hem de Britanya’da nesiller arası sosyal hareketliliğin son 50 senede azalıp azalmadığına ve durgun olup olmadığına dair süregelen bir tartışma mevcut—kaldı ki artışı savunanların sayısı çok ama çok az.³ Sosyo-ekonomik ilerleme için gerekli fırsatların yokluğu Batı demokrasilerinin yüzleşmesi gereken kilit politik sorunlardan biri olarak görülürken; bu durum, beyaz işçi sınıfının ahlakî çöküşüne, ekonomik olarak başarısız göçmen grupların yadırganmasına (alienation), ve idame edilemez seviyelerde sosyal yardım bağlılığına yol açıyor. Bu gibi meseleler son dönemde mühim siyâset bilimcileri tarafından kitaplara konu edilirken, Robert Putnam’ın (2015) Çocuklarımız: Krizdeki Amerikan Hûlyası açık ara öne çıkar.

Babamın aksine ben, bir eşitlikçi (egalitarian) değilim. Friedrich Hayek ve diğer isimlerin de işaret ettiği üzere son düzlükte eşitlik ancak ciddi bir bedel ödeyerek mümkün. Kendi başlarına bırakıldıklarında insanların çoğu, ister becerileriyle olsun isterse salt şansla, kaçınılmaz olarak diğerlerinden çok daha fazla bir varlığa sahip olacak. Bunu düzeltmenin tek yolu da devletlerin zorlayıcı müdahaleleriyle mümkün oluyor. Eğer 20.yüzyıldan bir şey öğrendiysek o da şudur: Sosyalist bir ütopyayı gerçekleştirme yolunda atılan adımlar sıklıkla ifade özgürlüğünün bastırılmasına, nüfusun büyük çoğunluğunun hapse atılmasına ve kimi aşırı durumlarda ise devletlerce organize edilmiş toplu katliamlara sebep veriyor. Tam da bunu ifade etmişken söyleyebilirim ki; sosyal hareketliliğin yokluğu, liberal demokrasilerin sürdürülebilirliğine ciddi bir tehdit oluşturuyor. Birçoğunuz gibi ben de bu sorunu çözecek yolun eğitim sistemimizi iyileştirmekten geçtiğine inanıyorum.

Eğitim reformu etrafında dönen tartışmalara katılan tarafların çoğunun hemfikir olduğu uzlaşı şu: Yoksul ve zengin ailelerin çocukları arasındaki başarı eşitsizliğini idare edip, ortadaki uçurumu kapatan okullar en ideal olanlarıdır. Yani, çocukların eğitsel başarılarının evdeki kitap sayısına, ebeveynlerinin eğitim ve gelir seviyesine, büyüdükleri ve yaşadıkları mahalle ya da semtlere bağlı olmadığı eğitim sistemi idealdir diyorlar. İlginç bir şekilde, liberal eğitimcilerin birçoğu bu sistemin sonuçlarını, yani bu ideal okullarda çocukların doğal kabiliyetleri ile daha uyumlu bir eğitim alacaklarına dair görüşü kabûl etmekte isteksiz görünüyorlar.⁴ Bu isteksizliği şöyle açıklayabiliriz: Bu eğitimciler zekânın genetik bir temeli olduğunu reddetmekle kalmayıp mevzubahis sistemin kendilerinin eşitlikçi içgüdüleriyle uyuşmadığının farkındalar. Lakin, en çetrefilli sorunumuz bu olsun. Ben, gelir dağıtımının alt tabakasında yer alan ailelerin o zeki ve çalışkan çocuklarının yukarıya çıkarken, üst tabakada yer alan ailelerin daha az yetenekli çocuklarının da aşağı doğru bir hareketlenme göstermesinden yanayım.

Farklı bir şekilde ifade edecek olursam, daha fazla meritokrasi istiyorum, sanırım. Bu prensibi babam ne için reddettiyse, ben de tam o gerçek için destekliyorum. Çünkü bu prensip, insanların, tam da sınırlı yetkilere sahip hükûmetlerin kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkan eşitsizliklere gösterdiği rızayı güvence altına alıyor. Bunu, (a) adil gibi görünen bir varlık ve prestij tahsisiyle, (b) toplumun yoksul tabakalarına doğan kişiler için fırsatlar yaratarak gerçekleştiriyor. Böylece, hayata bir sıfır geriden başlamanız ne sizin ne de çocuklarınızın ebedî gerçeği olarak kalıyor. Eğer ki özgür bir toplumu devletlerce hükmedilenine yeğliyorsanız ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin devletlerin sahip olduğu gücün dizginlenmesinin kaçınılmaz bir sonucu olduğuna kaniyseniz; sınırlandırılmış hükûmetlerin sürdürülebilirliğinin devamı için meritokrasi prensibini kabullenmeniz yararınıza olacaktır.

Davranışsal Genetikle İmtihânımız

Lakin, burada bir sorunumuz var. Sorundan ziyade, davranışsal genetiğin önümüze koyduğu bir imtihân diyebiliriz buna. Peki, tam olarak neyden bahsediyoruz? Başarıya, dürtü kontrolüne ve başarıdan elde edilen hazlara tamâh etmemeye içkin iyi niyeti sahiplenebilme kabiliyetine yol açan vicdânlılık gibi bilişsel beceri ve diğer karakteristikler %40 ilâ %80’lik bir oranla kalıtsaldır.⁵ Biliyorum ki birçoğumuz bu durumu kabullenmek yolunda hoşnutsuz olacak. Lakin, doğumda ayrılan tek yumurta ikizleri ve aynı evde yetişen üvey kardeşler üzerine gerçekleştirilen sayısız araştırma ve çalışmadan elde edilen kanıtlar açık ara bu durumu desteklemektedir. Ayrıca, önümüzdeki birkaç yıl içinde, genetik üzerine çalışan bilim insanları, insanların kişiliklerinin en önemli özelliklerinin genlerine bağlı olduğuna dair daha fazla kanıtı ortaya sunacaklar. Bu gen bağımlı özellikler arasında, insanların hayatları boyunca elde edecekleri başarıya dair ipuçları da bulunmakla birlikte; etki eden dışsal faktörler ve değişkenler de fiziksel olarak ortaya sunuluyor. Yapabileceğimiz çıkarıma uyarınca, statünün liyakata göre payda edildiği toplumlar, bunun genetik olarak çocuklara geçtiği toplumlardan daha adil değildir. Şöyle de ifade edebiliriz bunu: Statü kısmen kalıtımsaldır, ancak bu avantaj vergice verimli mütevellilerden ziyade DNA aracılığıyla ediniliyor.

Meritokrasiye karşı John Rawls (1971) tarafından, Bir Adalet Teorisi başlıklı eserinde geliştirilmiş bir argüman mevcut:

“Doğumunuzla birlikte edindiğiniz yetenekleri haketmek için öncesinde bir şey yapmadınız—bunlar “doğal bir piyango” aracılığıyla dağıtılır. Dolayısıyla, bu yeteneklerin sonucu olan olan hiçbir şeyi hak etmiyorsunuz.” ⁶

Tam bu eşikte hatırlamakta fayda var ki Rawls, genetik açıdan, tüm insanların eşit doğduğuna falan inanmıyor. Kimileri bu “doğal piyango”da daha şanslı oluyorlar. Bu durumda da geri kalan hayatlarında başarılı olmalarının şans yüzdesi artıyor. Böyle bir görüş, liberal yorumcuların ve kanun yapıcıların insanı doğuşta boş bir sayfa olarak gören (tabula rasa) ve doğadan ziyade toplumca şekillenen özneler olduğunu öne çıkaran görüşleriyle çakışıyor. Elbette, böyle bir görüş, dezavantajlı gençlerin çevrelerini iyileştirip hayatlarında daha fazla fırsat elde etmelerini amaçlayan Home Start gibi hükûmet programlarıyla çelişiyor. Solun genetik bilimciler ve psikologların zekadaki farklılıkları genetik değişkenliklere bağlamasına son derece düşmanca bir tavırla tepki vermesinin de sebebi; sol siyâsi görüşün bu tabula rasa görüşünü temelde destekleyip kendisini bunun üzerinden şekillendirmesinde yatıyor.

Rawls’ın bu görüşünün meritokrasiye karşı atılmış ciddi bir darbe olduğunu düşünmeyelim. Bir bakıma, oldukça deterministik bir bakış açısından söz ediyoruz. Büyük servetler öyle yalnızca doğal nimetlerin bolluğundan ortaya çıkmıyor. Hatırı sayılır bir çabalama da gerekiyor bir belirleyici olarak—bunu, kimi insanların daha iradeli ve sıkı çalışmaya daha yatkın bir şekilde doğmuş olmasına rağmen, dile getirebiliriz. Bu minvalde de, bir “özkaynak” aşaması olduğunu belirtmekte fayda var. Çünkü, bazı insanlar diğerlerinden daha yetenekli olmakla birlikte yapacakları ortalama atılım, toplumun geri kalanına oranla kendilerine daha kârlı dönüşler verecektir. Bu da doğal yeteneklerine bağlıdır.

Rawls’ın argümanının daha temel bir sorunu var aslında. Bu sorun da liyakatı salahiyetle birleştirmesi. Meritokratik toplumlarda, insanlar varisi oldukları refahı ya da varlığı bir ihtimâl haketmiyor olabilirler. Ancak bu durum kendilerinin varlığı hak etmediği anlamına gelmiyor. Bu sorunun niyetiyle, varlığın nasıl biriktiği noktasına değiniyoruz. Robert Nozick’in (1974)Anarşi, Devlet ve Ütopya başlıklı eserinde de belirttiği gibi, insanların varlık edinimleri başkalarının haklarını gasp etmekten geçmediği gibi; bu refahı hak edip, istedikleri gibi çocuklarına bırakma hakkına da sahiptirler. Rawls’ın meritokrasiyi ölçümlendirdiği standard, gerçek dışı bir seviyede yüksektir. Tarih boyunca, insanlar statülerini nadiren haketmişlerdir—o da, yapabildilerse. Eğer liyakatı ölçebileceğimiz bir metrik aracılığıyla, ortak bir paydada buluşabileceğimizi düşünecek olsaydık; bu durumu garantileyen mutlak güce sahip bir devlet tarafından prestij ve servetin, tam da bu metrik üzerinden efektif bir şekilde pay edileceğini, yani hürriyetler konusunda son derece derin bir feragâtta bulunacağınızı kabullenmemiz gerekirdi.⁷

Hadi meritokratik bir toplumun bugünkü toplumumuzdan daha adil olmadığını; ve hattâ, aristokratik olanlarla yapabileceğimiz karşılaştırmaları bir kenara kaldıralım. Bu durumda dahi, meritokratik bir toplumun daha verimsiz olduğunu söyleyebilmek son derece zordur.

Her şeyi kenara koyduk diyelim; eğer yönetici kadrosundakiler, yani tepedekiler, en iyi bilişsel kabiliyete sahip olurlarsa, her şeyin ve herkesin eşit olduğu bir durumda, bir ülkenin ekonomisi daha hızlı büyür, kamusal hizmetler efektif bir şekilde işler, siyâsetçiler daha zeki çıkarımlar yapar ve hastalıklar da daha etkili çözümlerle ortadan kaldırılır.⁸

Toplumsal Kemikleşme Sorunu

Tüm bu noktaların ötesinde, Rawls’ın işaret ettiği felsefi noktalardan ziyade, meritokrasi ile ilgili daha ikircikli bir sorun daha olduğunu düşünüyorum. Bu da, meritokrasinin uzun süreçte sunacağı fırsatların devamlılığının düşük olma olasılığıdır.

Varsayalım ki bahsettiğimiz meritokratik eğitim sistemini oturttuk. Bu sayede, en başta, hem yukarıdan aşağı hem de aşağıdan yukarı sosyal hareketliliğe şahit olduk. Ancak, zaman geçtikçe, statü ve liyakat arasındaki bağ da kuvvetleneceğinden, her zamankinden daha az bir nesiller arası sosyal hareketliliğe şahit olabilirsiniz. Peki, neden? Çünkü, meritokratik elitin çocukları, ebeveynlerince elde edilen nimetlerden, tüm olasılıklar dahilinde daha fazla faydalanacaklar. Zamanla meritokratik bir toplum da bu minvalde, aynı bir feodal toplum gibi, daha katı ve sınıf sistemine bağımlı hâle dönüşür. Bunu da, toplumsal kemikleşme sorunu olarak adlandırabiliriz.

Bu, babamın kitabında tam da böyle şekilleniyor. Kitabın sosyolog anlatıcısı şunları aktarıyor:

1990’lar civarında, IQ’sü 125’ten üstün olan tüm yetişkinler meritokratik katmana dahil oldular. Yine, IQ’sü 125’in üzerinde olan çocukların çoğunluğu da bu yetişkinlerin evlatlarıydı. Bugünün en yüksek tabakasının sakinleri de, geleceğin yüksek tabakalarını dünyaya getirmekle meşgûller—bunun tarihte bir eşi benzeri yok. Elitler, kalıtsal olan olma yolunda ilerliyorlar. Kalıtsallık ve liyakat prensipleri birleşiyor. İki yüzyıldır olagelen bu hayatî dönüşüm görevini tamamına erdirmek üzere.

Birçok insan, bu durumun, eğer olur da o günleri görürsek, yalnızca uzak bir gelecekte gerçekleşecek tamamiyle kuramsal olan bir tehlike olduğunu düşünüyor. Britanya ve Amerika’daki yorumcuların birçoğu kendi toplumlarındaki sosyal hareketliliğin düşük olmasından kaynaklı olara, bu toplumların muhtemelen meritokratik seviyeye gelemeyeceğini öne süren genelgeçer bir görüşe sahipler. Ancak, bu minvalde, sınıflar arası sosyal hareketliliğin yokluğunu bir kanıt olarak öne sürebilmek için doğal yeteneklerin toplum özelinde aşağı yukarı gelişigüzel bir şekilde dağıtılmış olmasını göze almanız gerekiyor. Peki ya bu, gerçekten doğru değilse? Batı toplumlarında kanun koyucuların, çocukların hayatta elde edebileceği fırsatları düşünürken kuvvetle odaklandıkları çevresel faktörlerin etkisi gerçeğinden kaynaklı, gözardı edilmiş olması muhtemel iki durumdan bahsedebiliriz:

İlkin, içinde varolduğumuz toplumlar, aksi düşünüldüğünden ziyade, gerçekte daha meritokratik bir yapıda zaten olabilirler; saniyen, babamın da kitabında bahsettiği şu “hayatî dönüşüm,” yani meritokratik elitlerin kalıtsal elitlere dönüştüğü gerçeği, çoktan uygulamaya dökülmüş ve hedefine doğru ilerliyor olabilir.⁹

Şimdi gelin bu iki taraflı hipotezi ele alalım.

IQ ve Sosyo-Ekonomik Statü Arasındaki Korelasyon Ne Denli Yüksektir?

Liberallerin birçoğunun görüşüne göre Batıda, IQ ve sosyo-ekonomik statü arasındaki korelasyon o kadar da yüksek bir orana sahip değil. New York Times köşe yazarlarından David Brooks (2011), Sosyal Hayvan: Bir Başarı, Sevgi ve Mutluluk Öyküsü başlıklı eserinde şunları dile getiriyor: “Oldukça aşikâr olan kimi korelasyonları geride bıraktığınızda (zeki insanlar daha iyi matematikçi olurlar), hayatî edinimler ve IQ arasında son derece gevşek bir korelasyon olduğunu görürsünüz.” Duygusal Zeka Neden IQ’dan Daha Önemlidir? Kitabının yazarı Daniel Goleman’ın (1995) düşüncesine göre ise, IQ’nün kariyer başarısı üzerine etkisi yalnızca %4 ilâ %10 arasında gidip geliyor.

Lakin, bunlar bilimsel araştırmalarla çelişen ifadeler. Sosyal bilimci Tarmo Strenze’nin (2006) konu üzerine gerçekleştirdiği çalışmasının giriş bölümünde dillendirdiklerine bir göz atalım:

Her ne kadar popüler yayınlarda ve ders kitaplarında zekânın, önem arzeden hayatî edinimlerle hiçbir ilişkisi olmadığı iddia edilse de, konu üzerine gerçekleştirilen bilimsel çalışmalar, bu hususta çok küçük bir şüpheye mahâl veriyor: IQ testlerinde daha başarılı olan kimselerin daha iyi eğitimden geçmiş olduğu, daha prestijli meslekleri icra ettiği ve bu testlerde notları kötü olanlara göre daha yüksek gelirlere sahip olduğu su götürmez bir gerçektir.¹⁰

Richar J. Herrnstein ve Charles Murray (1994), Çan Eğrisi: Zeka ve Amerikalıların Yaşamında Sınıfsal Yapı başlıklı eserlerinde, oldukça ikna edici bir şekilde; Amerika’da yüksek öğrenime erişimin 1950’lerden itibaren rekabete dayalı bir hâle gelmesi; ve, IQ dağılım eğrisinin her iki ucunda da ekonominin bilgiye dayalı bir şekil almasıyla, zekâ ve sosyo-ekonomik statü arasındaki korelasyonun güçlendiğinin gözlendiğini söylerler. Herrnstein ve Murray’in (1994), burada IQ’nün bir bireyin başarısının ya da başarısızlığının yegâne belirleyicisi olduğunu söylemediklerini; yalnızca, etkisi çoğalarak artan önemli bir faktör olduğunu belirttiklerini hatırlamakta fayda var. Böylece, kanıtsal çeşitliliğe başvurarak liberal kanun koyucuların tek etken olarak öne çıkardıkları standart çevresel faktörlerden ziyade; bilişsel kabiliyetin, bireylerin okullardaki başarılarına ve meslekî statülerine dair daha etkin bir öngösterge olduğunu vurguluyorlar.¹¹

Herrnstein ve Murray’e (1994) göre, Amerikan toplumunun tabanında, kendilerinin “son derece alık” olarak nitelediği bir sınıf insan mevcut. Bu gruba dahil insanların IQ’sü 80 ve daha altı değerlerde olmakla birlikte, kendileri liseyi bitirmek için bile genellikle zorluklar yaşıyor. Sonunda da, ya işsiz olarak geziyorlar ya da oldukça düşük geliri olan işlerde çalışıyorlar.

Herrnstein ve Murray (1994), bu bulgulara Gençlerin İş Piyasasındaki Deneyimlerinin Uzun Vadeli Ulusal Araştırması (NLSY) başlıklı, 12,686 katılımcının %94’ünün bir zeka testine tabi tutulduğu araştırmanın kamuya sunduğu verilerden yola çıkarak ulaşıyorlar. Buna göre IQ, ailelerin sosyo-ekonomik statüleri de dahil diğer tüm çakışan değişkenler de gözetildiğinde; düşük sosyo-ekonomik statü; ve ilgili, yoksulluk, ergenlik çağında hamilelik, sosyal yardım bağımlılığı, suç oranları ve uyuşturucu madde kullanımı da dahil, tüm durumların en doğru göstergesidir. Buradaki analize göre, IQ’sü 130 olan bir bireyin yoksulluk içinde yaşaması yalnızca %2 bir ihtimâlken, bu oran 70 IQ’ye sahip biri için %26’dır.

Amerikan toplumunun yapsında ise tam aksi bir şekilde, “bilişsel bir elit tabaka” mevcut. Bu tabakada yer alan insanlar, genellikle 125 ve üzeri IQ’ye sahipken, hem yüksek ihtisas yapmış olurlar hem de “yüksek IQ gerektiren meslekler” icra ediyorlar—muhasebeciler, avukatlar, mimarlar, kimyagerler, üniversite hocaları, dişçiler, doktorlar, mühendisler, bilgisayar bilimcileri, matematikçiler, doğal bilimcileri, sosyal bilimciler ve kıdemli iş idarecileri. Yine, Herrnstein ve Murray’e (1994) göre:

[Geçtiğimiz] yüzyılın ortaları kadar yakın bir tarihte bile, Amerikan toplumu en parlak bireylerin geniş bir iş menziline dağıldığı bir toplumdu. [21.] yüzyıl yaklaştıkça, bu bahsettiğimiz [yüksek IQ’lü] grubun üyeleri, yüksek zekâ gerektiren birkaç meslekî alana yığılmış durumda. ¹²

Britanyalı bir sosyolog olan Peter Saunders da, aynı babamın kitabındaki sosyolog gibi meritokrasiyi yücelten bir figür olarak, Çan Eğrisi’nin bulgularını yansıtıyor. Kendisine göre, Britanya’da bilişsel kabiliyet, bireyin nihai sınıf eklemlenmesinde, içine doğulmuş olunan sınıfın kökenlerinden en az iki kat daha etkilidir. Saunders argümanını 1972 senesinde sosyolog John Goldthorpe ve Nuttfield Koleji, Oxford’daki meslektaşlarının, ulusal temsiliyet olarak ele aldığı 10,000 erkekten oluşan bir örneğe dayandırarak gerçekleştirdikleri sosyal hareketlilik çalışmasına bağlıyor. Saunders’a göre, bu kohorttaki baba ve oğulların sosyo-ekonomik statüleri arasında bulunan yüksek korelasyon, Britanya’nın meritokratik “olmayan” bir ülke olduğu anlamına gelmiyor. Saunders, buradaki erkeklerin IQ’sünü de hesaba kattığımızda, kohort özelindeki sosyal hareketlilik seviyelerinin, tam da eksiksiz bir şekilde meritokratik olan bir toplumdakine eşdeğer olduğunu gösteriyor. Saunder (2010), Sosyal Hareketlilik Mitleri başlıklı çalışmasında şunu dile getiriyor:

Goldthorpe’un 1972’de gerçekleştiği çalışmada mülakata alınan 10,000 erkeğin sosyal hareketlilik tarihleri gösteriyor ki, eğer bu kişilerin ve babalarının bu çalışmaya katılım şartı en başta ve sınıfları özelinde yalnızca zekâlarına dayandırılsaydı, yine aynı sonuca varmış olmayı beklerdik.

Herrnstein ve Murray 1994 senesinde Çan Eğrisi’ni yayınlandıklarından beridir Amerika’da yüksek IQ ve sosyo-ekonomik statü arasındaki güçlü bir korelasyon bulunduğunu gösteren daha fazla kanıt ortaya sunuldu. Endüstriyel Ekonomi Araştırma Enstitüsü’nde görevli araştırmacı Tino Sanandaji, Birleşik Devletler toplam nüfusunu temsil eden bir veritabanını kılı kırk yararak incelediğinde, IQ’sü 120’in üzerinde olan bireylerin, averaj IQ’ye sahip olanlardan iki kat daha fazla para kazandıklarını gösterdi.¹³ Union Koleji’nde psikoloji profesörü olan Christopher F. Chabris’in hesaplamalarına göre, averajdan daha yüksek IQ’ye sahip olan bir bireyin, yine averajın ortalamasından daha fazla gelir elde etme şansı ⅔ iken; averaj IQ’ye sahip olan bireylerin bu doğrultudaki şansı yalnızca ⅓ oranında.¹⁴

Birçok insan bu hipotezin uzağında duracaktır, çünkü onlara göre bu, bir tür Sosyal Darwinizm türevi olan eşitsizliğin gerekçelendirilip doğrulanmasıdır.¹⁵ Sonuç olarak, eğer ki yaşadığımız toplum külliyen bir meritokrasi hâline dönüşme yolundaysa, bu son raddede varlık ve gücün alâkadar dağıtımının doğrulanması anlamına gelmiyor mu? Bunun cevabı ortada: Sosyo-ekonomik statü ile bağıntılı kalıtsallık özelliklerini hesaba kattığınızda, hayır, öyle değil. Rawls’ın da işaret ettiği üzere, hiç kimse doğal yeteneklerini haketmiyor. İşte bu yüzden de, IQ ve sosyo-ekonomik statü arasında bağ daha sıkı oldukça, eşitsizlik daha az savunulabilir hâle geliyor.

Bence, eşitsizliğin gerekçelendirilmesine dair daha pragmatik durumlar mevcut. Ama bunlar mevzubahis hipoteze bağlı olmadıkları gibi; daha geniş bir iddia olan, insanların kişiliklerindeki birçok farklılığın, genetik farklılıklara bağlı olduğu görüşüne de bağımlı değiller. Eğer ki tüm insanlar hayata eşit birer tabula rasa olarak aynı seviyeden adım atsalardı dahi, yine de sırf birilerinin diğerlerinden daha şanslı olma ihtimâline sahip oldukları için farklı yerlerde kendilerini bulacaklardı. Böyle bir durumu düzeltme çabası da nihayetinde kaçınılmaz olarak kabulü mümkün olmayan seviyelerde devlet müdahalesini gerektirirdi. Gerçek şu ki, Herrnstein, Murray, Saunders ve diğerlerinin vardığı sonuçlarda ne bir sağ görüş ne de eşitlik-karşıtı bir tutum söz konusudur.

Eğer tüm bunlar bir anlam ifade ediyorsa, o da şudur: Batıdaki gelişmiş toplumlarda davranışsal genetiğin arkaplânıyla birlikte düşünerek, bugün her zamankinden daha güçlü bir IQ ve statü bağı olduğu iddiası, vergilemenin tekrar dağılımını daha çok isteyen bir argümandan başka bir şey değildir.

Meritokratik Elitler, Kalıtsal Elitlere mi Dönüştüler?

Peki ya, yukarıda bahsi geçen hipotezin ikinci kısmından, yani meritokrasi ve kalıtsallığın prensiplerinin birbirine geçtiği iddiasından ne haber? Her ne kadar gelişmiş ülkelerin oluşturduğu dünyanın normalde hakkı verildiğinden daha çok meritokratik olduğunu kabul etseniz bile bu durum yine de, bugünün üst tabakaları yarının üst tabakalarını doğurup yetiştiriyor, argümanına uygun düşmüyor. Yarının bilişsel elitlerinin, bugünkülerin çocukları olduğunu işaret eden herhangi bir kanıt var mı elimizde? Herrstein ve Murray’e göre, evet, var.

Herrnstein, bu fikri, yani bilişsel elitin kalıtsal elite dönüştüğü argümanını, 1971 senesinde Atlantic için kaleme aldığı ve sonradan Meritokraside IQ (1973) başlıklı bir kitaba dönüşen “IQ” makalesinde dile getirdi ilk olarak. Argümanı özetlenebilir:

Eğer aklî kabiliyetlerdeki kişisel farklılıklar kalıtsalsa ve başarılı olmak için insanlar bu kabiliyetlere ihtiyaç duyuyorlarsa; bunun yanısıra, gelir ve prestij başarıya bağlı ise; bu durumda, sosyal statü, bir ölçekte, insanlar arasındaki kalıtsallık yoluyla edinilmiş farklılıklara bağlı olur:

Sağlık, özgürlük ve eğitim fırsatları, bizlere felsefi mirasımızın bahsettiği eşitlik toplumunu sunmayacak. Aksine, böyle bir toplumun bize sunacağı şeyler çok daha keskin bir şekilde daha derin ve içkin ayrıma tabi alt ve üst tabakaları oluşturan aileler, ve bu ailelerinin kalıtsal kabiliyetler uyarınca daha tekdüze hâle gelmelerinden öteye geçmeyecektir.

Doğal olarak, böyle bir manzarayı itici buluyoruz; çünkü, toplumsal eşitsizliği ortadan kaldırmanın hedefimiz olduğu öğretilerek yetiştiriliyoruz. Bu manzarada ise, geride bırakmayı isteyip hâlâ sahip olduğumuz dünyaları yani, aristokrasileri, ayrıcalıklı sınıfları, adil olmayan ve doğumdan gelen avantaj ve dezavantajları görüyoruz… Sınıflar arasındaki ihtiyari bariyerleri kaldırarak, toplum bizleri biyolojik bariyerleri yaratmamız konusunda cesaretlendirdi.

Herrnstein ve Murray de, Çan Eğrisi’nde, azalmakta olan sosyal hareketliliği örneklerken aynı noktaya parmak basıyor:

Birçok insan, bugün, ebeveynlerinin geçmişte gelir dağılımında bulunduğu noktada sıkışmış kalmış durumda. Bu bir bakıma gelir seviyesinin önemli bir öngöstergesi hâline gelen IQ’nün, ekonomik hareketliliği kısıtlaması adına nesiller arasında başarılı bir şekilde kalıtsal olarak geçmesine dayanıyor.

Murray (2012), bu temaya Dağılış: Beyaz Amerika’nın Vaziyeti, 1960-2010 başlıklı eserinde de eğiliyor. Burada, Murray şunu belirtiyor:

“Bugün, Amerika’da elit okulları üst-orta-sınıf çocukların domine etmesinin sebebi yine üst-orta-sınıf ebeveynlerin orantısız bir şekilde en zeki çocuklara sahip olmaya devam etmesidir.” Kanıtlarla yola çıkıldığında, Murray şunu gösteriyor: 2010’da SAT sınavlarında 700 puanın üstünü gören kolej yolundaki son sınıf öğrencilerin %87’sinin ebeveynlerinden en az biri, hem bir üniversite diplomasına hem de üniversite mezunu en az bir ebeveyne sahiptir. Böylece şu sonuca varıyor: “Yüksek oranda orantısız olan fevkalade yetenekli çocukların sayısını önümüzdeki kuşakta da yine zaten üst-orta-sınıfı oluşturanlardan, yani, özellikle geniş elit tabakaya dahi olanlardan doğan çocuklar oluşturacaktır.”¹⁶


Peki, kalıtımsal karakteristikler (örn. boy uzunluğu) gibi ortalama bir orana gerileyen IQ de göz önüne alındığında, böyle bir sonuca nasıl varıyoruz? Herrnstein ve Murray’e göre bunun açıklaması, büyük bir çoğunlukla, aynı eğitim ve zeka seviyelerine sahip bireylerin sınıflandırıcı çiftleşme (assortative mating: Eş seçiliminin rastgele değil; fiziksel, kültürel ve dine dayandığı üreme şekli) ve homogamiye (Eş Seçmede Ortak Özellikler Kuramı) yönelmesinde yatıyor. Bu iyi bir şekilde kanıtlanmış bir fenomenden, yani insanların genellikle kendileriyle, özellikle IQ söz konusu olduğunda, benzer zekâ seviyelerine sahip kişilerle eşleşmesinden kaynaklanıyor. 1950’lere kadar, sınıflandırıcı çiftleşmenin toplumun tabakalaşmasındaki etkisi, yüksek zekâya sahip erkek ve kadınların birbirleriyle tanışmak için olan imkânların kısıtlı olmuş olmasından kaynaklanıyordu. Lakin, en iyi üniversiteler daha da seçici bir şekilde öğrenci kabul etmeye ve daha çok kadın üniversite eğitimi almaya başladığında fırsatlar da artmaya başladı. Eğer, bilişsel elit tabakalardaki kadın ve erkekler birbirlerini üniversite yıllarında tanımıyorlarsa bile daha sonraki zamanlarda işyerlerinde ya da tercih ettikleri sosyal ortamlarda birbirleriyle karşılaşma fırsatlarını artırıyorlar. Bunun sonucu olarak da IQ dağıtım eğrisinin sağ tarafının en ucunda yer alan kişiler, birbirleriyle eş olmayı ve oldukça zeki çocuklar yapmayı adeta garantiliyorlar. Kuşkusuz ki, mevzubahis regresyon göz önüne alındığında, bu çocuklar averajda ebeveynleri kadar zeki olmayabiliyorlar. Ancak, kendi ebeveynlerinin dahil olduğu elit sosyal tabakaya dahil olmayan kişilerin çocuklarına oranla, yine bu yüksek IQ tabakasına kabulleri daha olası oluyor. Orta değerlere yönelen regresyon hâlâ işlevsel. Ancak, artık daha yavaş bir seyirde ilerliyor, çünkü, her iki ebeveyn de daha yüksek zekaya sahipler. Bu yavaşlık da toplumsal bir kemikleşme sorunu yaratmak için ideal.¹⁷


Herrnstein ve Murray’in araştırmaları yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’ni kapsıyor. Ancak, aynı durumun Birleşik Krallık’ta da vuku bulmadığını söylememek için bir sebep yok. Muhafazakâr partiden eski üniversiteler bakanı David Willetts’in inancına göre, üniversite mezunları arasındaki sınıflandırıcı çiftleşmenin artışı, 20.yüzyılın ortalarından beridir Britanya’daki nesiller arası sosyal hareketlenmedeki düşüşü açıklıyor. Kendisinin Cimrilik: Baby Boomer’lar Çocuklarının Geleceğini Nasıl Çaldı ve Neden Geri Vermeliler (2010) başlıklı eserde de dillendirdiği üzere:

Eğer avantajlı olan avantajlı olanla dünya evine giriyorsa, sosyal hareketliliğin bundan olumsuz etkilenmeyeceğini düşünmek şaşırtıcı olur...Cinsiyetler arasındaki eşitsizliğin ortadan kalkması demek, toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizliğin artması demektir. Feminizm, toplumsal eşitliği çiğnemiştir.

Meritokrasi Hayatta Kalabilir mi?

Lütfen şimdi söyleyeceğimi yanlış anlamayın. Çoğu liberal üniversitenin, her ne kadar meritokratik görünseler de, daha tam anlamıyla meritokratik olmalarına çok ama çok yol var. Elimizdeki güncel kanıtlara göre, IQ ve eğitimsel çıktıların korelasyonu, çevresel faktörlerin de oynadığı rol icabınca, nispeten dezavantajlı tabakalardan gelip eğitim alan öğrenciler için akranlarına oranla zayıf kalıyor.¹⁸

Özetle, eğer okullar daha meritokratik hâle gelirse, averajın üzerinde IQ’ye sahip dezavantajlı öğrenciler bundan fayda görecekler. Şu anda bu öğrencilerin çoğunluğu bekleyebileceklerinin altında başarı göstermeye devam etmekte.¹⁹

Ayrıca, sınıflandırıcı çiftleşmeyi hesaba kattığımızda dahi, IQ ve sosyo-ekonomik statü arasındaki korelasyon %100’ü bulunca, sosyal hareketlenme tamamiyle duracak diye düşünmek için bir sebep yok ortada. Dağılış’ta, Charles Murray’in hesaplamalarına göre şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Her daim, IQ dağılım eğrisinin %5’lik üst tabakasındaki çocukların %14’ü, averajın altındaki ebeveynlerin çocuklarından oluşacak. Şüphesiz ki, geri kalan %86’lık kısmı averajın üstünde IQ’ye sahip olan ebeveynlerin çocuklarının oluşturacağı gerçeği bu sayıyı küçük kılıyor; lakin bu, yine de külliyen gerçekleşecek bir toplumsal kemikleşmenin önünde engeldir—Ayrıca, bu da demek oluyor ki, bu IQ dağılım eğrisinin sol kısmına düşen insanların birçoğu, her ne kadar %5’lik kısım içine olmasa bile, yine de sağ kısmın üstlerine atılım yapacak çocuklara sahip olacaklar. Yani, sonuçta, babamın meritokratik distopyasında, yukarıya doğru hatrı sayılır bir sosyal hareketlenme olacak—her ne kadar, tabandan zirveye atılımın küçük bir oranına tekabül etse de.

Meritokrasinin Şahlanışı’na ilaveten bir metinde, sosyolog anlatıcının 2034 senesinde Peterloo’daki bir ayaklanmada öldürüldüğünü öğreniyoruz. Sonuç olarak anlatıcının bahsettiği toplumsal düzen olgunlaşmış bir meritokraside sosyal hareketlilik çok az olduğu için sürdürülebilir değil.

Elitler lüks içinde yaşam sürerken; piramitin en aşağı tabakasında bulunanların, bizzat kendilerinin, kıt kanaat, sıradan işlerde çalışarak geçinmeye çalışmalarıyla ilgili bir sorunları yok, bu duruma içerlemiyorlar. Asıl alındıkları mesele, bulundukları aşağı statüyü hakettiklerinin kendilerine tepeden inme bir şekilde beyan edilmesi.

Ayrıca, kendi çocuklarının üst tabakalara geçiş ihtimâlinin düşük olmasından da rahatsızlık duyuyorlar. Neticede, yönetici sınıflar içindeki muhaliflerle kozlarını ve güçlerini birleştirip, meritokratik eliti kanlı bir darbeyle aşağı indiriyorlar.

Böyle bir şey Batının gelişmiş toplumlarında olabilir mi? Böyle bir eylemin izlerini ve başlangıcını, “%1”e karşı olan retorikleriyle Occupy hareketlerinde; ve, İspanya ve Yunanistan gibi ülkelerdeki isyancı sol partilerin popülerliğinde arayıp bulmaya çalışmak fantastik bir girişim midir?

Hadi, gelin durumun böyle olduğunu varsayalım. Böyle bir durum ağza alınamayacak derecede korkutucu sonuçlar doğuracaktır—aynı tüm eşitlikçi devrimlerin önayak olup gerçekleştirdiği gibi. Bunun önüne geçmek için ne yapabiliriz?

Meritokratik toplumların bu eksiği, sınırlandırılmış hükûmet prensibinden çok da uzaklaşmadan, nasıl tamamlanabilir?²⁰

İlk çözüm, garanti edilmiş evrensel temel gelirdir

Bu zamanında, 16.yüzyılın başlarında dillendirilmeye başlanmış ve şimdilerde çeşitli şekillerde Amerikan sağ ve sol kesimlerinin ilgisini cezbeden bir fikirdir. Bu evrensel temel gelir fikri, vasıfsız işlerin giderek azalan değerine, giderek yükselen makineleşme ve otomasyon neticesinde ortadan kalkan mavi yakalı mesleklere, kimi beyaz yaka mesleklerinin yapay zeka tarafından ilgili sınıfın elinden alınmasına—ki Silikon Vadisi’ndeki medyumlar bunun çok yakın zamanda gerçekleşeceğini bildiriyor—doğrudan hitap edebilmeye lâyık bir seçenektir.²¹ Doğrudur ki böyle bir seçenek, zaten yüksek oranda vergi ödeyen kısım için daha fazla vergi anlamına gelmekle birlikte, muhafazakar seçmenin ilgisini pek cezbetmeyecektir. Lakin, belki aralarından bazıları, doğduklarında sahip oldukları hak etmek için hiçbir şey yapmadıkları avantajlara sahip olup, bu yüzden hayatta başarılı olma ihtimallerinin daha yüksek olduğunu anladıklarında, belki, duruma biraz daha rahatlamış şekilde yaklaşabilirler.

Bu gelir, aynı zamanda bir yama işini dokurcasına oluşagelen hükûmet kaynaklı sosyal yardım kaynaklarının yerini alıp, aradaki bürokrasiyi de azaltabilir. Temel gelir, daha az etkili bir hükûmet anlamına da gelmektedir her ne kadar daha yüksek vergilere yol açsa da—kaldı ki kimi ekonomik muhafazakârlar buna hazır olabilirler. Bunun biraz daha modifiye edilmiş versiyonu, yani kendilerine yetemeyen bireylere verilebilecek bir temel gelir opsiyonu, Friedrich Hayek (1973) tarafından Hukuk, Yasama ve Özgürlük başlıklı eserinde desteklenmiştir:

Piyasanın dışında, piyasa aracılığıyla kendilerini idame ettirecek yeterlilikte kazanç elde edemeyenlere pay edilecek bir örnek asgari temel gelir sağlandığı sürece; bu durum, özgürlüklerde bir kısıtlamaya ya da Hukuk Devleti ile bir çatışmaya mahâl vermez.

Progresif Öjenik

Ancak, benim burada incelemek ve keşfetmek istediğim çözüm bu değil. Ben henüz icat edilmemiş bir teknolojinin potansiyeliyle daha çok alâkadarım: genetik olarak işlenmiş zekâ.²²

Bu yazıda ele aldığım birçok mesele gibi, bu konu da babamın kitabında geçmekte. Babam genetik olarak işlenmiş zekâyı şöyle açıklıyor:

“henüz doğmamış bebeğin genetik bünyesinde radyasyon tarafından tetiklenmiş ve amacı zekâ seviyesini artırmaya yönelik olan kontrollü mutasyonlar.”

Kitapta, bu teknoloji 2033 senesinde henüz emekleme aşamasında. Başarılı deneyler daha yalnızca hayvanlarda denenmiş. Ancak bilim insanlarına söz verecek olursak, bunun farklı bir versiyonu, bizim dünyamızda 5-10 seneye gerçekleşebilir.

Ben özellikle, Michigan State Üniversitesi’nde hem teorik fizik profesörü olan hem de araştırma merkezlerinin yardımcı başkanlığını yöneten, Stephen Hsu’nun üzerinde çalıştığı işle ilgiliyim. Kendisi BGI’nın, Bilişsel Genomik Laboratuvarı’nın kurucusu olur. BGI, Çin’in en önde gelen biyo-teknoloji enstitüsüdür ve IQ’nün altında yatan genetik temeli araştırmaktadır. Hsu ve işbirlikçisi olan profesyonellerle beraber, belki de IQ’yü temelde etkileyen 10,000 tane genetik değişkeni bulmak uğruna, binlerce hayli yüksek zekalı bireyin genomlarını inceliyorlar. Hsu’ya göre, 10 sene içinde geniş genomik verisetlerine uygulanan makine öğrenimi sayesinde, ebeveynler laboratuvar ortamında (in vitro) embriyoları gözlemleyip aralarından en zeki olanını dünyaya getirmek için vücutlarına yerleştirebilecekler.²³New York Üniversitesi’nde bir evrimsel psikolog olan Geoffrey Miller, bu sürecin işleyişini şöyle olacağını ifade ediyor:

Herhangi bir çift, annenin yumurtalarını ve babanın spermlerini kullanarak, potansiyel olarak, laboratuvar ortamında döllenmiş yumurtalara sahip olacak. Böylelikle, en zeki embriyonun hangisi olabileceği test edilecek. Yine, aynı doğal yollarla döllenmişçesine kendilerinin çocuğu olacak olan bu doğacak bireyin farkı şu: Bu çift eğer doğal yollarla 100 çocuğa sahip olsaydı ve aralarından en zekisini seçmek isteselerdi, başlangıçta laboratuvar ortamında seçtikleri bu embriyoya denk geleceklerdi.

Bu son noktayı tekrar edip vurgulamakta fayda var. Bu çiftler süper-insanı yaratmayacaklar. Hayatları boyunca tüm olasılıkları değerlendirdikleri takdirde doğal olarak sahip olabilecekleri en zeki çocuğa sahip olmuş olacaklar. Hsu’nun dediğine göre, “bu durum okulunu bitirmek için zorlanan bir çocuk ile iyi bir üniversite derecesini elde eden çocuk arasındaki farkı ortaya koyacak.”²⁴

Benim önerim ise şu: Bu teknoloji mümkün olup yaygın hâle geldiğinde, neden bunu averajın altında IQ ve dolayısıyla düşük gelire sahip olan ebeveynlere ücretsiz bir şekilde önermeyelim?

Yeterli talep olduğu sürece, nesiller arası sosyal hareketlilik oranını düzlüğe ulaştırmış olmakla kalmayıp, meritokratik elitlerin kalıtsal elitler hâline evrilmesinin önünü alabiliriz. Böylelikle gelişmiş meritokratik toplumların uzun vadeli sürdürülebilirliğini sağlayacak bir fark yaratmış oluruz.

Bu en başta, Jonathan Swift’in yazdığı ve önereceği bir öykü gibi gelebilir kulağa. Ayrıca, “tasarım bebekler” ile ilgili birçok etik mesele var daha. Lakin, bu durumun, laboratuvar ortamında, yeni doğacak çocuklarında da, bir diğerinin sahip olduğu, kalıtsal hastalığın aynısından bulunmasının önüne geçmek isteyen ebeveynlere sunulan fırsatla ne farkı var ki?—Buna, halihazırda implantasyon öncesi genetik teşhis adı veriliyor. Elbette, düşük IQ’nün Huntington hastalığı gibi bir genetik bir hastalık olduğunu iddia etmiyorum. Lakin, yine de, ebeveynlere, her ne sebeple olursa olsun, hangi embriyonun dünyaya gelmesini istediklerini sorduğunuzda ve bu fırsatı gerçekten kendilerine sunduğunuzda, zaten geri dönüşü olmayan bir yola girmiş oluyorsunuz. Kaldı ki Britanya’nın da dahil olduğu birçok ülkede, bazı belirli istenmeyen genleri taşıyan embriyoları belirlemek için laboratuvar ortamında gözlem yapılması yasal.

Nautilus için kaleme aldığı bir makalede, Hsu, böyle bir teknolojiyi yaygın şekilde kullanıma sokmanın, bu tarz teknolojik gelişmelerin sadece ayrıcalıklı azınlık tarafından kullanılmasının önüne geçip, eşitsizliği engellemek için gerekli olduğuna işaret ediyor:

Neredeyse kesindir ki bazı ülkeler genetik mühendisliğe izin vererek global elitlerin bu üretimsel teknolojilere istedikleri gibi seyahat ederek erişmesinin önünü elbette açacaklardır. Birçok teknolojide olduğu gibi, bunun da ilk faydalananları zengin ve güçlü kesimler olacaktır. Lakin, son raddede, inanıyorum ki birçok ülke, insan üzerinde yapılacak genetik mühendislik müdahelelerini yasallaştırıp, bunu ulusal sağlık sistemlerine dahil olan gönüllü bir uygulamaya dönüştürecek. Bu durumun tam aksi ise bugüne kadar insanlık tarihinde şahitlik etmediğimiz ciddiyette bir eşitsizlik doğuracaktır.²⁵

Hsu, bu noktada asla paranoyak davranmıyor. Jodie Foster gibi kimi ünlüler çoktan Nobel Ödülü kazanan bilim insanlarının spermlerini kullanarak doğacak çocuklarının IQ’sünü en yüksek seviyede tutmak için yapay döllenme yoluna başvurdu. Eğer, Londra, Paris ve New York gibi merkezlerde yaşayan yüksek başarılara sahip çiftler, hiçbir kanıtı bulunmasa dahi sırf öyle deniyor diye doğmamış çocuklarına dahi Mozart dinletmeye hazırlarsa; kendilerinin böyle bir teknolojiyi kullanmaktan imtina edeceklerini hiç sanmıyorum.²⁶

Hsu’nun fikri, bu teknolojiyi ücretsiz bir şekilde tüm insanlığa sunabilmek. Ama, bu adım yalnızca zaten varolan eşitsizlikleri daha kötü hâle getirmemenin önüne geçebilir. Sonuçta, şu anda varolan her tabaka ve sınıftan insan, bu teknolojiyi tam da eşit oranlarda kullanırsa, başaracağınız tek şey, her birinin averaj IQ seviyesini daha da yukarıya çekmek olacaktır. Bu da, varolan uçurumu korumakla kalacaktır. Böyle bir teknolojiyi yalnızca düşük IQ’ye sahip olan dezavantajlı ebeveynlerin kullanımına sınırlamak daha makûl olmaz mıydı? Bu sayede, bu teknoloji, varolan eşitsizliği ortadan kaldırmak için bir araca dönüştürülebilirdi.²⁷

Bu teknoloji, aslında kemikleşmiş yoksulluk—ve beraberinde getirdiği ergenlik çağındaki hamilelikler, suç işleme, uyuşturucu madde kullanımı, kötü sağlık—gibi bir nesilden diğerine zehirli aile yadigârı gibi geçip duran sorunlarla mücadele etmemiz yolunda, bugüne kadar karşılaştığımız en pratik çözümü sunuyor olabilir. Hatta bunu Detroit gibi bir şehirde pilot uygulamaya sokup, çalışıp çalışmadığını gözlemleyebiliriz. Daha bebek 18 aylıkken yoksul ve dezavantajlı bir ailede büyüyor olmasının etkilerinin gözlemlenebildiğine işaret etmek, artık bir klişe hâlini aldı. E o zaman, çocuğun IQ’sünü genetik olarak yüksek tutmanın etkilerinin gözlenmesi için gereken zaman da kısa olsa gerek.²⁸Böyle bir hareket aynı zamanda ucuz olacağı için, vergileri de yükseltmeyecektir. Hsu diyor ki “böyle bir uygulamanın maliyeti herhangi özel bir anaokuluna ödenen ücretten daha az olacaktır.”

Bu senaryoda dağıtımı yapılan şey, varlık yerine, ortalamanın üzerinde bir zekâ. Böyle bir uygulama önemli ölçüde son evre eşitsizliğin önüne geçen bir hamledir. Bunun özellikle dîni bir arkaplândan gelmeyen muhafazakârların benimseyeceği bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü, bu, zorlayıcı bir devlet müdahalesine gerek duymuyor. Bu programa katılmak tamamen gönüllülük esasına dayanacak. Gelin bunu g-galitaryanizm olarak adlandıralım—Jargona yabancıysanız, “g”, psikologlar ve genetikçiler tarafından “bilişsel kabiliyetin genel faktörü” ifadesine karşılık olarak kullanılır ve genellikle IQ ile eş anlamlıdır. Geçen yüzyılın başında Britanya ordusunda bir subay olan Charles Spearman tarafından tanımlanıp kullanıma sokulmuştur.

Böyle bir fikre gösterilecek direncin çoğunluğu, tarihsel sebeplerden dolayı, anlaşılabileceği üzere, altında öjenik kokusu olan herhangi bir şeye karşı gösterilen içgüdüsel hoşnutsuzluklardan kaynaklanacaktır. Lakin, öjeniğe karşı oluşan reddiyetin çoğunluğu, dezavantajlı ve handikaplı bireylere karşı ayrımcı bir şey olduğu düşüncesinden kaynaklanır. Benim önerdiğim öjenik ise tam tersini, yani dezavantajlı olan insanların lehine bir müdaheleyi öne sürmekte. Durumu yerinde olanları es geçtim ve gidelim de tüm bir ırkın genetik stoğunun değerini artıralım demiyorum asla. Bu bahsettiğim, liberallerin de gönlünü okşayacak türde bir tanesi—progresif öjenik.²⁹

Bu fikri, Sol için çekici kılabilecek bir şey daha mevcut. Liberallerin, IQ kavramına son derece düşman olmasının—özellikle de sosyo-ekonomik statüyü belirlemeye yardımcı olduğu iddiasına—ana sebebi; kendilerinin, insanın toplum tarafından her şekle sokulabilecek bir tür kilden yaratı olduğu düşüncesine adeta dîni bir saikle bağlı olması gerçeğidir. Her şeyi geçtim, kendilerinin hayâlini kurdukları, William Morris’in Dünya Cenneti ya da babamın da dahil olduğu İşçi Partisi’nin vadettiği Yeni Kudüs gibi ütopyalar, ancak insanlar sınırsız bir şekilde her şekle sokulabilir canlılar olduğu sürece gerçekleşebilir.

Bu durumun ilmihâli Sovyetler’deki okul çocuklarının içine işlenmişti. Bu çocuklara şu slogan ezberletilmişti: “Darwinizm, biyolojik evrimin bilimidir; Marksizm ise toplumsal evrimin.” Sol ise bu sihirli düşüncenin “bilimsel kanıtlarını” bulmakla meşgûl hâlâ. Aynı antropolog Margaret Mead’ın işlerinde bunu aradıkları gibi. Mead şunu yazmıştı bir keresinde: “İnsan doğasının sonuna kadar, neredeyse inanılmaz bir şekilde dövülüp şekillenebilir olduğu sonucuna varmak zorundayız. İnsanın doğası, birbiriyle çelişen kültürel durumlara, çelişkili ve isabetli şekillerde yanıt verebilmektedir.”

Bu sebeptendir ki solda bulunan birçok kişi, Hans Eysenck, Arthur Jensen, Peter Saunder, Richard Herrnstein ve Charles Murray gibi kalımtımsalcı figürlerin işlerine çöp muamelesi yapmayı adeta ahlâkî bir görevmişçesine yürütürler. Neredeyse dîni temeelleri olabilecek bu bakış açısına göre, insanların kişiliklerinin herhangi önemli bir hâlinin, genetik bir temeli bulunduğunu söylemek bile bir sapkınlıktır.

Ancak, genetik araştırmalar sonucu ortaya çıkacak ve insanlığa sunulacak yeni teknolojiler sayesinde artık bu aşikâr gerçeği yadsımak zorunda kalmayacaklar. Eğer ki, embriyoları, zekâ gibi karakteristik özelliklerine göre gözlemleyip seçmemizi sağlayacak teknolojiler gerçek olursa, sonuçta Solun hayâl ettiği ütopyalara bir adım daha yaklaşmış olacağız. Margaret Mead son kertede haklıydı: İnsan doğası son derece şekillendirilebilir; yalnızca, başlangıç noktasını hayli bir uzak geçmişten seçmeniz gerekiyor. Batının gelişmiş toplumlarının baş belası hâline gelen kronik sorunları kültürleri değiştirerek çözemeyeceğiz. Bu ancak be ancak insanların genini değiştirmekle mümkün olacak.

Çan Eğrisi’nin sonlarına doğru, Herrnstein ve Murray şu sonuca varıyorlar: Solun tanısını koyduğunu ve daha da kötüye gideceğini beyan ettiği bilişsel tabakalaşmayla ilgili yapılabilecek hiçbir şey yok:

Hepsi birden düşünüldüğünde, zekayı artırma hikâyesi; gösterişli iddialar, büyük beklentiler ve heves kırıcı sonuçlardan başka bir şey değil. Kestirebileceğimiz gelecekte, düşük bilişsel kabiliyet gibi sorunlar, çocukların zekâsının dışarıdan müdahalelerle artırma gibi şeylerle çözülecek değil.

Lakin, Sol, embriyoların zeka için gözlemlenebildiği bir geleceği öngöremedi. Bizzat kendilerinin tanı koyduğu ve babamın da inandığı sorunun çözümüne dair işlevsel bir müdahale, meritokrasinin sonunu pek yakında getirebilir.

Toby Young, İngiliz bir yazar ve gazetecidir. Websitesine www.nosacredcows.co.ukadresinden ulaşılabilir.

Dipnotlar

  1. Babam 2001’de, ölümünden bir yıl önce bununla ilgili bir yazı kaleme almıştı: “1958’de yayınladığım, Meritokrasinin Şahlanışı başlıklı kitabım bana hayâl kırıklığı veriyor. Öyle bir terim ortaya attım ki, özellikle Birleşik Devletler’de yaygınca kullanılmaya, son dönemde de Sn. Blair’in konuşmalarında önemli bir yer teşkil etmeye başladı. Bu kitap, olabilecekler karşısında hicivsel bir uyarıydı. Kaldı ki bu uyarıya hiçkimse kulak asmadı. “Meritokrasiniz batsın.” The Guardian, 29 Haziran 2001. http://www.theguardian.com/politics/2001/jun/29/comment
  2. ‘Comprehensive schools and social mobility’, Vikki Boliver and Adam Swift, Renewal, Vol 19, No.2. http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/j.1468-4446.2010.01346.x/full
  3. Bu tartışmanın Britanya’ya dair olanının özeti için: ‘More mobile than we think’, Prospect, 20 Aralık 2008, http://www.prospectmagazine.co.uk/features/moremobilethanwethink; ABD içinse, James Surowiecki, ‘The Mobility Myth’, The New Yorker, 3 Mart 2014. http://www.newyorker.com/magazine/2014/03/03/the-mobility-myth
  4. 2013’te Avam Kamarası Eğitim Seçimi Komitesi’ne yaptığı şahitlikte, davranışsal genetikçi Rober Plomin, birçok siyâsetçinin inandığı üzere, İngiltere’de daha meritokratik bir eğitim sistemin oluşturmanın, GSCE sonuçlarında daha az değişene sebep olmayacağının altını çiziyor. Ziyadesiyle, bu değişenler genetik farklılıklara daha sıkı bağlı hâle gelecektir.
  5. Bu şu anlama geliyor: Herhangi bir toplumda, bu karakteristik özelliklerdeki %40 ilâ %80 oran arasında değişen varyasyonlar, bu toplumdaki genetik farklılıklarca açıklanabilir.
  6. Bu mesele, Gordon Marshal ve Adam Swift tarafından yazılan bir makalede dile getiriliyor—“Merit and Mobility: A reply to Peter Saunders”, Sociology, vol. 30, 1996: “Genetik olarak belirlenmiş zekâ gibi bir kalıtımsal karakteristiğin, ödül sözkonusu olduğunda, uygun bir temel olup olmadığını sorgulamak mühimdir. Burada yapılması gereken önemli bir ayrım, kişinin sorumluluğunu üstlenebilecekleri ve sadece şans eseri kendisinde bulunan özelliklerin arasında olandır. Eğer bir kişi belirli yeteneklere ya da kabiliyetlere yalnızca doğal bir piyango sonucu sahipse, böyle bir iyeliğin ödüllendirilmesi ile adaletin nasıl sağlandığı pek de açık bir şekilde anlaşılmıyor.”
  7. Rawls’ın Adalet Teorisi’ndeki tüm argümanına göre, servetlerini hakeden insanların yokluğunda, bu servet o zaman herkesin oluyor, hem de kolektif bir şekilde. Yani, devletin. Bu şekilde de, bunun dağılımına istedikleri gibi karar verebilirler. E o zaman, bireyin kendi mülküne olan iddiası, devletinki tarafından çiğnenmemeli. Rawls’ın buradaki cehaletiyle dahi, insanların böyle bir toplumda gönüllü bir şekilde yaşamaya razı geleceklerini düşünebilmek hayli zor. Liyakate dayalı bir şekilde herhangi bir mülk üzerinde hak etmeyen insanların ve kolektivitenin yokluğunda, temel duruma göre, herhangi bir şey, üzerinden hak iddia edene ait olmalıdır—bu da başkasının hakkını çiğnemeden mümkün olmalıdır.
  8. Harvard Üniversitesi Hukuk Departmanı’nda profesör olan Lani Guinier Meritokrasinin Tiranlığı: Amerika’da Yükseköğretimi Demokratikleştirmek (2015) başlıklı, meritokrasinin bir eleştirisi olarak hayli kabûl gören bir kitap kaleme aldı. Lakin, mesele tek başına meritokrasi olduğunda, kendisi, hiçbir itirazda bulunmuyor. Guinier’in iddiasına göre SAT gibi psikometrik testler, yalnızca tek bir tür bilişsel kabiliyeti ölçebiliyor. Bu minvalde, Ivy League üniversitelerine ve daha saygın mesleklere kabûllerde, daha demokratik bilişsel erdemler aranmalı—problem çözmeye yatkınlık, bağımsız düşünebilme ve yaratıcı liderlik. Lakin, bu gibi kabiliyetlerin SAT benzeri sınavlarda ölçülenlerden daha az kalıtımsal olduğunu düşündürecek bir sebep bulunmuyor. Bu durumda, Rawls’ın itirazı geçerliliğini koruyor.
  9. Babam, 1965 senesinde bu hipotezin ilk kısmının doğru olduğuna inanıyordu. Aynı sene içinde, Cambridge’li bir genetikçi olan John Gibson ile birlikte bir makale kaleme aldı: “Sosyal Hareketlilik ve Doğurganlık.” Bu yazıdaki iddialardan biri ise şuydu: “Mesleki statü yüksek oldukça, IQ de yükselişe geçiyor.”
  10. Tarmo Strenze, ‘Intelligence and socioeconomic success: A meta-analytical review of longitudinal research’, Intelligence 35 (2007) 401-426. http://emilkirkegaard.dk/en/wp-content/uploads/Intelligence-and-socioeconomic-success-A-meta-analytic-review-of-longitudinal-research.pdf
  11. Gazeteci Daniel Seligman, Zekaya Dair Bir Soru (1992) başlıklı kitabında Amerika’da gelir ve IQ arasındaki korelasyonun ~0.5 iddia eder.
  12. Çan Eğrisi’nin yayınlanması sonucunda ortaya çıkan münakaşalar üzerine bir tartışma için: Christopher F. Chabris, ‘IQ Since The Bell Curve’, Commentary, 1 Ağustos 1998. https://www.commentarymagazine.com/article/iq-since-the-bell-curve/
  13. Tino Sanandaji, ‘David Brooks and Malcolm Gladwell wrong about IQ, income and wealth’, Super-Economy, 1 Nisan 2011. http://super-economy.blogspot.co.uk/2011/04/iq-income-and-wealth.html
  14. Christopher F. Chabris, ‘The Mind Readers: In search of success, do we overvalue intelligence and undervalue emotion, intuition and social cues?’, The Wall Street Journal, 5 Mart  2011. http://www.wsj.com/articles/SB10001424052748704005404576176923998708008
  15. Stephen Jay Gould, Çan Eğrisi üzerine The New Yorker’daki bir yazısında aynen şöyle diyor: “Bu kitabın yaptığı şey, Sosyal Darwinizmi aynı ilk günkü gibi tekrar piyasaya sunmaktır. Sosyal Darwinizm, genellikle insanlardaki farklılıkların biyolojik temeli etrafında dönen evrimsel tartışmalar için geçerli bir terimdir. Ancak, ilk kez gündeme sokulduğu 19.yüzyılda daha farklı bir anlamı vardı. Buna göre, endüstriyel toplumlardaki sınıf tabakalaşmalarına hitap edip, toplumda kaderleri gereği o seviyeye düşmüş her daim yoksul kalacak bir alt sınıfın bulunduğunu ima ediyordu. Bu teori, eşitçilikteki bir paradokstan türemişti: İnsanlar ebeveynlerinin ismi ya da serveti sayesinde kazara da olsa sosyal yığınların tepesinde kaldığı sürece, toplumsal tabakalaşma, entelektüel liyakatı yansıtmayacak ve zekâ parıltısı tüm sınıflara dağıtılacaktı. Lakin, gerçek fırsat eşitliğine ulaşıldığında, zeki insanlar yükleşile geçerken alt sınıflar daha katı hâle gelerek yalnızca entelektüel olarak aşağı tabakada bulunanları barındırabilecekti.” ‘Curveball’, The New Yorker, 28 Kasım 1994. http://www.dartmouth.edu/~chance/course/topics/curveball.html
  16. Murray’in tezi, Queens Koleji’nde matematik ve siyaset bilimi hocası olan Andrew Hacker’ın The New York Reviews of Books için kaleme aldığı aldığı Dağılış yorumunda tartışmaya açılıyordu: “Hali vakti yerinde olan ebeveynlerin, çocuklarına hayata iyi bir başlangıç yapmalarını sağlayabileceklerini biliyoruz. Buradaki asıl sorumuz ise, bu çocukların ileride birer yetişkin olarak nasıl bir yol alacakları. Önerdiğimiz gibi olan çalışmalar, erken elde edilen avantajların ileride o kadar da sürekli olmadığını gösteriyor. Amerikan Üniversitesi’nde bir ekonomist olan Tom Hertz, en yüksek gelire sahip ailelerin oluşturduğu beşte birlik tabakaya mensup çocukların, yalnızca %38’inin bu avantajı yaşamlarının geri kalanında yetişkinler olarak koruyabildiğini ortaya koydu. Brookings Enstitüsü’den Ron Haskins, ki aynı dilimdeki gençlerle ilgili çalışıyor, bu çocukların ileride yalnızca %53’nün bir üniversite diploması alabildiğini gösterdi.” The White Plight’, The New York Review of Books, 10 Mayıs 2012.
  17. The Economist’e göre, 1960’tan 2005’e kadar geçen süreçte, bir üniversite diplomasına sahip olan ve yine üniversite mezunu olan kadınlarla evlenen erkeklerin sayısının %25’ten %48’e yükseldiği görülüyor. ‘An hereditary meritocracy’, The Economist, 24 Ocak 2015. http://www.economist.com/news/briefing/21640316-children-rich-and-powerful-are-increasingly-well-suited-earning-wealth-and-power
  18. Hsu, bu noktada araştırmayı özetliyor: “Mahrumiyetin olmadığı durumlarda, genetik etkilerin, bilişsel kabiliyetin üst sınırlarını belirlediği görülüyor. Lakin, deneklerin yoksulluk, kötü beslenme ve eğitim alamama, kalıtsallık gibi durumlardan etkilendiği çalışmalarda, tahmini rakamlar daha düşük çıkabiliyor. Çevresel faktörler kendilerinin yararına olmadığı durumlarda, bireyler potansiyellerini gerçekleştiremeyebiliyor…”  ‘Super-Intelligent Humans are Coming’, Nautilus, 16 Ekim 2014. http://nautil.us/issue/18/genius/super_intelligent-humans-are-coming
  19. Sutton Trust’ının 2015 raporuna göre, dezavantajlı ailelerden gelen zeki erkek çocuklarının %36’sı ve kız çocuklarının %24’ü GSCE sınavlarında beklenen performansı gösteremiyorlar. Bu sayı, daha varlıklı ailelerinin çocuklarında, erkeklerde %16 iken kızlarda %9. http://www.suttontrust.com/wp-content/uploads/2015/06/Missing-Talent-final-june.pdf
  20. Çan Eğrisi’nde, Herrnstein ve Murray, giderek artan bilişsel tabakalaşmanın en sonunda, yoksul kesimlerin devletçe, yüksek teknolojili bir alt yapısı olan ve Amerikan yerlilerinkinden daha gösterişli olan rezervasyonlarda yaşamaya itilme ihtimâli olan “koruyucu devlet” olasılığına da işaret ediyorlar.
  21. Frederico Pistino, Robots Will Steal Your Job, but That’s OK: How to Survive the Economic Collapse and be Happy (2012).
  22. Bu mesele, Frank Salter’in öjenik üzerine olan makalesinde de tartışılıyor.  ‘Eugenics, Ready or Not’, Quadrant, 11 Mayıs 2015.
  23. Geoffrey Miller, Aleks Eror, röportaj. ‘China is Engineering Genius Babies’, Vice, 15 Mart 2013. http://www.vice.com/read/chinas-taking-over-the-world-with-a-massive-genetic-engineering-program
  24. John Bohannon, ‘Why are some people so smart? The answer could spawn a generation of superbabies’, Wired, 16 Temmuz 2014. http://www.wired.com/2013/07/genetics-of-iq/
  25. Stephen Hsu, ‘Super-Intelligent Humans are Coming’, Nautilus, 16 Ekim 2014. http://nautil.us/issue/18/genius/super_intelligent-humans-are-coming
  26. Frank Salter da bu tehlikeye dikkâtimizi çekiyor: “Pozitif öjenik, varsıl soyağaçlarına ölümsüzlük busesini kondurabilir. Çünkü, bu şekilde ebeveynler şansın müsaade ettiğinden daha yetenekli bebeklere sahip olabilir.  ‘Eugenics, Ready or Not’, Quadrant, 11 Mayıs  2015. https://quadrant.org.au/magazine/2015/05/eugenics-ready/#_edn42. Ayrıca, bknz. Yuval Noah Harari in Sapiens: A Brief History of Humankind (2014).
  27. Hsu’nun buna bir yanıtı mevcut. Bu teknoloji herkese ücretsiz sunulabilir. Ancak, daha pahalıya gelecek IVF teknolojisi dezavantajlı gruplara önerilebilir. Mesela, bu gruplar, 100 embriyo yerine, 20 tane seçebilir.
  28. Zekaya dair herhangi genetik bir temel bulunmadığını öne süren liberallerin, bu durumda hiçbir sorunu olmaması gerekir. Çünkü, kendilerinin mantığına göre, benim öne sürdüğüm ve in vitro dediğimiz prosedürün IQ üzerinde hiçbir etkisi bulunmuyor. Elbette bu, kendilerinin hemen itiraz etmeyecekleri manâsına gelmiyor. Herrstein da bu tutarsızlığa Meritokraside IQ’de olan bir ekte dile getiriyor: “Bu yüzden, insanların genleriyle oynama fikrinden katıksız tiksinenler, zamanı geldiğinde, bir gün insan toplumlarının genetik faktörlere tabi olduğunu tartışmasızca reddedebilirler.”
  29. Princeton’da biyo-etik profesörü olan Peter Singer alıcımız olabilir. 1999’da Darwinci Sol başlıklı kısa bir kitap yazmıştı. Bu kitapta, solun Darwin’i daha çok kucaklaması gerektiğini söylüyordu. Lakin, bu her liberale çekici gelmeyebilir. Biyo-teknolojinin Yüzyılı: Genetik Ticaretin Yaklaşmakta Olan Yüzyılı (1998) kitabının yazarı Jeremy Rifkin, genetik biliminin nasıl da bir sapkınlığa uğrayabileceğinden dem vuruyor: “Önümüzdeki 10-20 sene içinde öylece güler yüzlü olan öjeniklere sahip olabiliriz. Artık yoksul sınıfların daha az bebeğe sahip olmalarını beklemeyeceğiz. Gen terapisinde ilerledikçe, kendilerinden daha iyi bebekler sahip olmalarını bekleyeceğiz.”