Durumsal Değerlendirme: 2017 (DD:2017) başlıklı yazımda, bir Reddit kullanıcısının yazdıklarını alıntılamıştım:

Mavi Kilise, bizzat yeni bir Kızıl Dinin doğuşuna tanıklık ediyor olduğu için panik hâlinde. 60’larda mağlubiyete uğrattıkları eski, yorgun Hristiyan klişelerinden değil; kültürel kimliklere ve Mavi İman’ın kesinkes reddine dayanan yeni bir inançtan bahsediyoruz burada.

— /u/notjfao

Birçok okuyucu, Mavi Kilise kavramına aşina olmadıklarını ve bunun ne anlama geldiğini merak ettiklerini belirtmişti. Demokrat Parti? Liberalizm? İlerlemecilik?

DD:2017’de de beyan ettiğim üzere bu fikri ve tanımı (ve bir Kızıl Din ile olan bitişikliğini), içgüdüsel olarak yararlı olmasının yanı sıra gerçek bir şeye işaret etmesinden dolayı toptan, mevzubahis Reddit paylaşısından yola çıkarak öne sürmüştüm.

Bu denemede, mevzubahis kavramın derinliklerine iniyorum. Yazının devamında, Mavi Yasa’ya kifayetli olan bir cevap bulmak için gayret ediyorum. Vardığım çıkarımların sarfettiğim çabaya değdiğini ifade ederken, burada gerçekleştirdiğimin basit bir seyre tabi olmadığını söylemek istiyorum. Belirli bir önem arz eden, oldukça az şey mevcut bugünlerde. Güncel vaziyetin esaslarını anlamak istiyorsak, derine dalarken karşılaşabileceğimiz zorlukları kabûllenmemiz de elzemdir.

Özet şöyle:

Mavi Kilise, kitle haberleşme araçlarının doğal bir sonucu olan, bir tür anlatı ve ideoloji denetim yapısıdır.

Bu, son 50 senede, Birleşik Devletler’de etkili bir siyasi ve baskın kültürel güç oluşturmak için evrim geçirerek; Demokrat siyasi “Kurulu Düzen” ile dipten ve derinden, “Derin Devlet” ile ise hafiften ilişkili konuma gelmiştir.

Mavi Kilise’nin izlerini, kitle haberleşme araçlarının toplumsal denetim bâbındaki yetilerine cevaben ortaya çıktığı 20.yüzyılın ilk yıllarına dek sürebiliriz. 20.yüzyılın ortalarına varıldığında, Amerika’daki kültür-üretici kurumları oluşturup şekillendiren doğrultuda artarak gelişen manâlı bir role büründüğünü anlayabiliyoruz. Nüfuzunun arttığı 20.yüzyılın ikinci yarısından 21.yüzyılın ilk on yılına kadar geçen süreçte ise, etkileyici rolünün tavan yaptığını söyleyebiliriz.

Şimdilerde gerçek yüzü ayyuka çıkıyor.

Görünürlüğünü kısmen, üst-anlatısı olan Mavi İman’daki hizipleşmelere borçlu. Elbette, bunlar da önem arz ediyor; ancak, yazımızın meselesini oluşturmuyorlar. Bu denemede, az görünür olmasına rağmen çok daha köklü olduğunu düşündüğüm şeye odaklanıyorum: Bizzat toplum ve teknoloji ekseninde keskince gerçekleşen ve Kilisenin tam da temelini çürüten kaymalardan bahsediyorum. Kilisenin bizzat kendisini köhneleştiren değişimler.

Hazırsanız, dalışa geçebiliriz. Su sıcak sayılır.

Karmaşıklık & Denetim

Yaneer Bar-Yam’ın Düzeni Sağlamak: Karmaşık Bir Dünyada Karmaşık Sorunlara Çözümler Üretmek (2004) başlıklı eseri, karmaşıklık ve biz insanların bizzat bu karmaşıklığı muhakeme edip yönetmek için geliştirdiğimiz mevcut denetim yapıları arasındaki ilişkiyi mükemmel bir şekilde açıklıyor. Eğer daha detaylı bir bilgilendirme istiyorsanız, eserin tamamını okumanızı tavsiye ederim. Eserdeki temel fikir aslında oldukça basit.

Gözünüzün önüne bir filika getirin. Bu filikayı küreklerle yürüteceğiz. Lakin, başlangıçta elimizde tek bir kürek olacak. Eğer kanoların nasıl işlediklerine dair bir fikriniz varsa, bunun son derece zor olacağını kestirebilirsiniz. Eylem, belirli bir şekilde icra edilmelidir. Küreği dosdoğru tutmasını bilmeli, suya müdahale şeklini öğrenip, ileri-geri vuruşları bilerek uygulamalısınız. Küreği doğru çekmekle kötü çekmek arasında önemli bir fark mevcuttur. Lakin, gereği kadar çalışarak, hemen herkes en azından bir kanoyu suda makûlce yürütmeyi öğrenebilir.

Bu bir “karmaşıklığın yönetimi” sorunudur. Bir kişi, filika, su ve kürek arasındaki ilişki karmaşıktır. Tüm bu bahsettiğimiz sistemler birbirine geri bildirim yaparken oldukça incelikli ve tahmini zor yollara tabidir. Ancak, standart bir insanın “denetim kapasitesi” göreve bağlıdır. İki ayak üzerinde yürüyebilmeye ve eliyle bir taşı fırlatabilmeye uyum sağlamış insan bedeni, bu seviyedeki bir karmaşıklık üzerinde yeterli denetim kapasitesine sahiptir.

Şimdi, elimize bir kürek daha alalım. Deneyimli bir kanocu bile genellikle iki küreği idare edebilmek için biraz zamana ihtiyaç duyar. Hususi olarak yapmaya çalıştığınız hamle, küreklerin kolayca hareket ettiği açıları kısıtlayarak, sorunu basitleştirmekten geçer. Bir ihtimâl, kürekleri bota sabitleyerek tek bir döngüyü katetmelerini sağlarsınız. Bu noktada, kürekleri aynı ritimle çevirdiğinizden emin olmalısınız. Kürekleri bir “insicâma” sokarak, sorunun karmaşıklığını kendi denetim kapasitenize tabi tutabilirsiniz.

İnsicam, yani uyumluluk, karmaşıklığın yönetimindeki en önemli kavramlardan bir tanesidir. İki farklı sistemi (iki kürek) alıp eş-zamanladığınızda, tüm sistemin karmaşıklığını tamamen basitleştirirsiniz. İki küreği alıp insicâma tabi tuttuğunuzda, yönetemediğiniz iki ayrı küreği bizzat yönetebileceğiniz tek bir büyük küreğe çevirmiş olursunuz.

Şimdi bu denkleme bir kişi daha katılsın. Yan yana iki insan—her birinde tek bir kürek. Bu karmaşıklığı çok artırır. Artık yalnızca iki kürekle uğraşmıyor, bir de, iki farklı denetim yapısıyla uğraşıyor oluruz. Elbette artık, filikayı yürütebilmek için iki ayrı denetim yapısının da uyumla hareketi şart. Şanslıyız ki insanlar böyle şeyleri iyi beceriyorlar. Aynı müzisyen ve dansçıların uyumla sanatlarını icra etmeleri gibi. Ufak grupların eş-zamanlılığı için oldukça fazla kuşak aralığına da (bandwidth) sahibiz. Beraber bir akışa kapılmak elbette biraz zaman alacaktır. Ancak, yine yeterince çalışarak, bu karmaşıklığı da yönetebiliriz.

Filikaya on kişi daha ekleyelim. İşte şimdi gerçek bir sorunla karşı karşıyayız. Bu andan itibaren, elimizdeki mevcut tüm sistemin, “grup akışının” doğal denetim kapasitesini aştığını görüyoruz. İstediğiniz kadar deneyebilirsiniz ama oniki kişilik bir grubun bir kürek takımı olarak “kendini örgütlemesi,” imkânsıza yakındır. E tabi başlarına bir serdümen dikmezseniz.

Filikanın başına, tek işi sadece ama sadece tüm ekibin eş-zamanlı şekilde hareket etmesini sağlamak—”asılın küreklere!”—olacak birini oturtup, ekipteki diğer herkesin işini de yalnızca bu liderin verdiği sinyallere—”asılın!”—uymak olarak ayarlarsanız; sistem aniden denetimi tekrar eline geçirecektir. Tesir itibarıyla, onüç bireyi bir “lider” ve ona uyan “bir grup insan” ile bir denetim hiyerarşisine çevirdiniz. Eskinin Yunan ve Romalılarının da keşfettiği üzere, böyle bir sistem ölçeklenebilir. Küreği çekenler yerlerinde oturup yalnızca işlerine odaklandıkları ve serdümen basit bir ritim tutturduğu sürece, bir düzine insanı dizip işinizi halledebilirsiniz. Burada ne döndüğüne dikkât edin. Özellikle, denetim hiyerarşisi boyunca aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya nelerin gerçekleşmesinin elzem olduğuna odaklanın. Hiyerarşi boyunca gidip gelen kuşak aralığının (yani, sinyal miktarı) son derece sade olması lazım. “Asılın küreklere!” Kürekçilerin aynı anda hem kürek çekip hem de filikanın yönünü tayin etmek için sürekli muhabbet ettiğini düşünün. İmkânsız. Serdümenin aynı anda iki filikayı birden idare etmeye çalıştığını varsayın. O çok nadir, her iki filikanın da kusursuz bir şekilde mütemadiyen insicâmlı olduğu anlar dışında, bu da mümkün değildir.

Bunlar, Mavi Kilise’yi anlamak için gerekli olan ana kavramlar. Sistemin karmaşıklığı. Bizzat bizim, sistemi basitleştirebilme hünerlerimiz. Basitleştirilmiş sistemin yönetimi için müsait olan denetim kuşağı aralığı.

Nüfusun (milyon) Günümüz Öncesi Yıllara Oranı

Modern Hayatın Karmaşıklığı

1860 yılında, ABD’nin nüfusu 30 milyondu. Hemen hemen 6 nesil sonra, bu sayı on kat artarak 300 milyonu geçti. Şöyle düşünün: Milattan sonraki ilk yüzyıl boyunca insan nüfusu nispeten sabitti. Sonrasında geçen 600 yıllık zamanda, ancak ikiye katlanabildi. Endüstriyel devrim ile birlikte ise hızla katlanmaya başladı. 20.yüzyıla doğru, hem ABD hem de dünyadaki nüfus artışı adeta fırlayışa geçti. Son 150 yılda, emsali görülmemiş bir nüfus patlamasına ve bununla birlikte gelen bir toplumsal karmaşıklığa şahit olduk.

Toplumsal karmaşıklığı neresinden ele alırsanız alın, 19.yüzyıldan 20.yüzyıla geçişimiz olağanüstü oldu. Tarihte ilk defa insan nüfusu, yoğunluğunu kırsaldan kente çekerken yanı sıra gittikçe artan bir yaşam hızına ve büyük şehirlerle birlikte gelen toplumsal etkileşime sebep oldu. Atların yerini demir yolları, bunların yerini de otomobiller ve uçaklar aldı—dünya sürekli bağlantı içindeki tek bir meta-topluluğa evrildi. Darwin, evrimi 1859 senesinde bir varsayım olarak öne sürdükten sonra kısa bir süre içerisinde, 1953’te Crick ve Watson’un DNA’sıyla haşır neşir olmuştuk. Elektromanyetiğin ilk kuramı 1864’te ortaya atıldıktan sonra Atom Bombasını gerçekten kullandığımızda sene 1945’ti. Öyle, kızılca kıyameti koparacak cinsten bir yüzyıldan bahsediyoruz.

Karmaşıklığın bu seyri, aynı bizim örneğimizdeki bir düzine kürekçi ile ortaya çıkana benzer, bir sorun yarattı. 19.yüzyılda yönümüzü tayin etmemizi sağlayan toplumsal denetim şekilleri, 20.yüzyılda şahit olduğumuz yeniliklerin ve alâkalı karmaşıklığın seviyeleri için yetersiz kaldı.

Mavi Kilise, bu sorunla baş edebilmek için ortaya çıkan çözümdü.

Medyayı Anlamak

Teknoloji, nötr değildir. Marshall McLuhan’ın da dediği üzere, teknolojiyi geliştirirken, “gözlemlediğimiz her ne ise ona dönüşüyoruz. Önce araçlarımıza şekil veriyor, sonrasında ise araçlarımız tarafından şekillendiriliyoruz.”

McLuhan’ın kuramları güçlü ve nüktelidir. Hattâ bence, herhangi birinin güncel çevremize ayak uydurması için, kendisinin öne sürdüğü prensiplere en azından hakim olması gerekiyor. Eğer daha önce kendisini hiç okumadıysanız, Medyayı Anlamak: İnsanın Uzantıları (1964) başlıklı eserini tavsiye ederim. Burada kendisinin fikirlerini yinelemeye girişmiyorum. Onun yerine, fikirlerinden kimilerinden feyz alıp, bu yazıdaki amaçlarımıza uygun olacak ve oldukça farklı bir şekilde, bunları yeniden biçimlendireceğim.

Engebeli, kimi tepelerden oluşan bir araziyi düşünün. Böyle bir toprağa düşen yağmur suyu, düzensiz dağılır.  N’olacak? Eninde sonunda, yağmur suyu tepe aşağı yolunu bulur, vadilerde birikir; ve, arazinin şekline göre ya bir nehre dönüşür ya da göl veya gölcükler oluşturur. Belirli bir yerin “şeklini” bilip burada etkin olan güçlerin doğasına hakim olduktan sonra, olacakları önceden düzgün bir şekilde tahmin edebilmeniz zor olmaz. Göl taşıp bir çağlayana dönüşebilir. Meteorun teki gelip tüm manzarayı değiştirebilir. Lakin, kimi kısıtlamalar dahilinde, geleceği öngörebilirsiniz.

Medya da bir manzaraya benzer. Sözlü geleneğe dayanarak gelişen toplumsal insanî dinamik ve psikolojiler, okur-yazarlığa dayanan medyanın çevresinde gelişen ve gelişebilecek olanlardan farklı olacaktır. 20.yüzyıl birtakım teknolojik ilerlemelere sahne oldu. Bunların en önemli sayılanlarından bir tanesi de “kitle haberleşme araçlarının” ortaya çıkıp gelişmesidir. Çeşitli kitle haberleşme araçlarının (gazeteler, radyo, televizyon), birbirlerinden farklı olsalar da, “kitle” (ya da “yayın”) araçları olarak ortak bir şeklî özellikleri vardır: Asimetriktirler. Bire çok gelen. İzleyicilere müellif olan. Kürekçilerin lideri serdümen.

Öyle herkes matbaaya, radyo istasyonuna ya da televizyon yayın kabinine erişime sahip değildir. Bu erişime sahip olan azınlık ise, anlatıyı yaratanlardır. Diğer herkes yalnızca seyircidir. Bizim görevimiz okumak, dinlemek ve izlemektir. Fazlasını bulamayız. (Aslına bakarsanız çok önemli bir şeyi daha bizler yapıyoruz, bunu az sonra ele alacağım.) Bu yazının ana çıkarımı, seyirciler olarak bir uyum içinde hareket ediyor olmamız gerçeğidir. Bir kitle olarak, milyonlarca farklı kişiyi, nispeten basitleştirilmiş, tek bir gruba dönüştürüyoruz. Bu insicâmı koruduğumuz sürece, yönetilemeyecek bir şeyi ortaya sunuyoruz.

Bu bahsettiklerimiz, Mavi Kilisenin resmîyette özüdür: Yönetilebilir ve uyumlu bir toplumsal ahenk yaratmak için, kitle haberleşme araçları aracılığıyla 20.yüzyılın toplumsal karmaşıklık sorununu çözer.

Olumlu Kanaati Şekillendirmek

Mavi Kilise’nin denetim yapısının basit şekillerine vakıf olduktan sonra, bunları her yerde görmeye başlıyorsunuz. Temelde, çift yönlü bir akış mevcut. Yukarı tarafta, bir “sertifikalı otorite” mevcut—çeşitli meşrulaştırma süreçleriyle yetkilendirilmiş ve herhangi bir yayın medyası aracılığıyla fikirlerini şekillendirip ifade etmelerine izin verilen “uzmanlar.” Aşağı tarafta ise, bizim kolektif toplumsal uyumumuzun sınırlarını çizip şekillendiren “olumlu kanaatler” mevcut.

Akademiyi ele alalım. Öğrenciler, seyircidir. Görevleri, sertifikalı otoritelerin anlattıklarına dikkât kesilmektir—bu özel alana dair “olumlu kanaatlerin” doğasını, profesörlerini ilgi ve dikkâtle dinleyip öğrenmek. Eğer bu alanda, iyi bir performans sergileyip, sorulara otoritelerin ölçme ve değerlendirme süreç ve kriterlerine uygun şekilde doğru yanıtlar verirlerse, dersi geçerler. Aksi halde, kalırlar.

İçerik her ne denli önem arz etse de aslolan biçimdir. Konusundan bağımsız olarak, alınan tüm dersler, Mavi Kilisenin oyununu anlayıp oynamanın esaslarını öğretir. Profesörler de zamanında dersi iyi dinleyip, istenilen sorulara cevap vermişler; sonuç olarak da, otoriter hiyerarşiye birer sertifikalı otorite olarak davet edilmişlerdir. Buralarda, olumlu kanaatin nüans ve sınırlarını, toplumsal ast-üst sistemini, yani hiyerarşiyi (teşekkürler, Harvard en birinci) ve iyi bir uzman olmanın girdisini çıktısını öğrenmişlerdir.

Beni yanlış anlamayın. Akademinin propaganda aracı ya da deli saçması bir yer olduğunu demiyorum. Aslında, birçok açıdan tam tersidir. Bu bahsettiğimiz akademik sertifikalandırma süreci, doğruyu arayışta saçmalıkların dışarıda bırakılması için iyi bir belirleyici en azından. Ekseriyetle kimi konudan sapmalar (sicim kuramı) ve yakışıksız ruhsatlandırmalar (iktisat bilimi) olduysa bile, 20.yüzyılın bilirkişilik makinesi olan akademi, medeniyetimizin baş tacıdır.

Bu noktada ele aldığım şey, biçimsel yapıdır. Yayın. Asimetri. Toplumsal manâ-üretimi ve karar verme süreci için ölçeklenebilir bir iş bölümünü mümkün kılan bir mimari. Neredeyse hiç kimsenin dünyada olup bitenlerin bir kısmını bile anlayabileceğini düşünmüyorum. İşte bu yüzden, sorunu alıp küçük parçalara ayırıp bilirkişilik hiyerarşisine pay ediyor, işlendikten sonra da tüm nüfusa yayınlanacak hâle gelen basit “olumlu kanaatlere” dönüştürüyoruz.

Bu şekilde zor sorunlara iyi çözümler buluyor, daha da önemlisi, hepimiz hemfikir oluyoruz. Böylelikle, modern toplumun işleyişini sağlıyoruz. Örneğin, herkes kafasına göre hareket etseydi, yollardaki trafiğin getirmiş olacağı sorunları düşünün. Felaket. Lakin, zımni olarak öyle çok da düşünmeden, kırmızı ışığın dur anlamına geldiği hususunda hemfikir olduğumuzda, bindikleri çelik yığınlarıyla saatte 100 kilometre hızla yol alan milyonlar uyumlu bir şekilde yönetilebiliyor.

Aynı şekilde, kimi varsayımlar üzerinden anlaşmaya vardığımızda—”serbest ticaret iyi bir fikirdir,” “sınırlar korunmalıdır,””sağlık hizmetlerine erişim insan hakkıdır,””insanların hepsine eşit muamele gösterilmelidir,””karbon salınımları küresel ısınmaya sebep olur”—bu varsayımlar çerçevesinde yine de son derece zor olan politika tasarım ve uygulama süreçleri yönetilebilir hâle dönüşür; ve devlet var gücüyle yol almaya devam eder. (“Asılın küreklere!”)

Mavi Kilisede yaşam

Derinlemesine bir bakış açısıyla diyebiliriz ki Mavi Kilisenin denetim yapısının işleyişi, insanlığın mevcut üç kişisel özelliğinden etkilenir:

  1. Bir hayvan sürüsüyüz. Aralıksız bir şekilde de sürünün üst basamaklarında statü elde edip orada kalmaya çaba sarf ediyoruz.
  2. “İlgi çekici olmak” ve “ilgiye değer olmak” arasındaki farkı anlamakta zorlanıyoruz.
  3. Esasen, faaliyetlerimiz ve öykünüm aracılığıyla öğreniyoruz (düşünme yordamıyla değil.)

İlk özelliğimiz, Mavi Kiliseyi yönetimde oldukça önemli bir yere sahip olan takviye işlevlerinden birini sunuyor: toplumsal sinyal. Mavi Kilise toplumunda, olumlu kanaatleri sahiplenip ifade etmek sürünün bir parçası, kabilenin üyesi, bir ekip arkadaşı olduğunuzu gösteriyor. Olumlu kanaate sahip olup bunu dillendirmenin toplumsal faydaları mevcut. Daha da önemlisi, bu kanaatlere sahip çıkmamanız, ayrı bir ses çıkarmanız, sizin için felakete davetiye çıkarabilir.

Bu toplumsal dinamik nihai olarak, olumlu kanaatlerin kendi kendilerini güçlendirdiğine işaret ediyor. Öyle, tepeden inme düşünce-polisliğine gerek yok yani. Yeteri kadar insan belirli bir kanaatin etrafında uyum sağladığında, insanın doğal toplumsal dinamikleri bu uyumu devamına erdirmek için zaten devreye girecektir.

Bu gerçeği, siz de kolayca imtihan edebilirsiniz. Eğer Birleşik Devletler’de bir büyük şehirde ikamet ediyorsanız, gidin bir meclise katılın. Sonra, Mavi Kilisenin değerlerine karşıt bir görüş bildirin. Olacakları gözlemleyin. Özellikte karşı cinsten gelen tepkilere dikkât edin. Örneğin, küresel ısınmanın bir gerçek olmadığını dillendirin. Veyahut, feminizm ya da İslam’ın tehlikeli birer ideoloji olabileceğini söyleyin. Gerçekleşmesi en mümkün şey, “grup-dışına” itilmeniz olacaktır. Fiziksel boyutta ise, bilinçli bir yaklaşımın ötesinde bir saikle değeriniz biçilirken, bir arayış içinde olduğunuz kanısına varılacaktır. Hiç de iyi bir eşleme adayı değilsiniz. İyi bir toplumsal müttefik olamazsınız.

İlginç bir şekilde, toplumsal hiyerarşinin neresinde olursanız olun, bu herkesçe uyulan bir kuraldır. İster hayata henüz atılmış yirmilerinin başında bir genç olun, isterse itibarını takas eden kıdemli bir uzman; farketmez, toplumsal baskı size uyumda kalmanız konusunda sinyal verip, yol göstermek isteyecektir.

Her şeyi geçelim, itibarınızı oluşturmak için senelerce didinip uğraştınız. Farklı bakış açısına sahip olup bu doğrultuda fikrinizi ifade etmek, yani kötü bir kanaate sahip olmak, size çok şey kaybettirecek riskli bir hareket olur. Sam Harris, Jordan Peterson ve Steven Pinker gibi, olumlu kanaatin karşı tarafında konumlanan kıdemli uzmanlara sorun bir de bunu.

Toplumsal takviyenin olumsuz tarafı ise, her ne denli değerli ya da önemli olurlarsa olsunlar, olumlu kanaate karşı tartışmaya katılan fikirlerin hükmen yok sayıldığı yankı odalarının oluşmasıdır. Bu noktada, Mavi Kilise günümüzde çoktan bir yankı odasına evrilmiş halde. Tam doğrusu ise, Kilise size deneyip oynayabileceğiniz olumlu kanaatlerden oluşan bir menü bile sağlıyor—sonuçta, olumlu kanaatlerin “dahilinde” hareket etmek için oldukça geniş bir düzlük mevcut. Bu kanaatlere uyum sağlayarak hayatı yaşadığınız sürece, hürsünüz. Lady Gaga ya da Taylor Swift olabilme özelliğinizi kimse elinizden alamaz. Lakin, adımınıza dikkat edin. Trumpiyamet’i takiben (Trumpocalypse), toplumsal takviye son derece hassaslaştı. Akımla yüklü üçüncü raya yanlışlıkla bir basarsanız, o zaman gününüzü görürsünüz.

Mavi Kilise & Kültür

Otoriter bir figür arayışında olmak yalnızca Mavi Kilise eğitiminin bir parçası değil. Aslında, bu durum, insan olmanın doğasına işlemiş bir husus. Bizler sosyal hayvanlarız ve her daim kendilerinden bir şeyler öğrenmek için izleyebileceğimiz kişilerin yolunu gözlüyoruz. Birçok açıdan, bu kabiliyetimiz “başarımızın altında yatan sır” olmakla birlikte kültürün bizzat temeli. Genlerimize işlemiş “dikkat tahsisi” işlevlerimize baktığımızda, insanların oldukça basit bir modeli izlediğini görüyoruz: başkalarının dikkatle izlediği insanları dikkatle gözlemlemek.

Toplum olarak, dikkatleri üzerlerinde toplayanlara, bariz bir şekilde bu özeni hak edip etmediklerini sorgulamadan, takmış durumdayız.

Bu hâlimizin en bilinen kültürel sonuçlarından biri de “ünlüler.” İlgiyi çekici olmak ve ilgiyi hak etmek arasında bir ayrım yapabilmek oldukça zor olduğu için de; yalnızca objektiflerin üzerinize çevrilmesi bile size sertifikalı bir otorite unvanı sunabiliyor. İşte tam da bu yüzden, kendimizi Hollywood yıldızlarının ve profesyonel atletlerin, olumlu kanaati, kendi gerçek uzmanlık alanlarının ötesine geçip idare edebildiği şartlara tabi oluyoruz.

Yayın dünyasında, kameranın karşısına geçmek sertifikalı olduğunuzun göstergesidir. Hakiki kabiliyet, irfan ve kişiliğinize bakılmaksızın, eğer kameraları karşınıza bir şekilde alabilirseniz, izleyicileriniz “ve” toplumsal otoriteniz size bahşedilir (Kim Kardashian). Aksi halde, eğer herhangi bir sebeple, kamera sizden esirgenir ya da kapatılırsa, hem gerçek seyircilerinizi kaybeder “hem de” otoriteniz sorgulatırsınız—kabiliyetiniz, irfanınız, kişiliğini ne olursa olsun farketmez (bknz. Ön-seçimler sırasında Bernie Sanders).

Anlaşılan o ki, bu gerçekler Mavi Kilisenin ortaya çıkmasında, Demokrat Kurulu Düzenle müttefik olmasında ve İman olarak atadığının içeriğini oluşturmasında önemli rol oynadı, oynuyorlar. Gelecek yazımda bu konuyu daha derinlikli ele alabilirim.

Yalnız bu minvalde beklenmedik bir durumla da karşı karşıya kaldık. Kamera karşısında olmak size, gerçekte var olmasanız dahi otorite olma imkânı sunuyor. İşte bu yüzden, pop kültürün Mavi Kilise için önemi yüksek. Carroll O’Connor bir ünlü olarak kısmen etkileyiciydi. Ancak, kendisinden ziyade, yarattığı karakter olan Archie Bunker’ı bulabiliyoruz Mavi Kilisenin kanonunda. Senelerce boyunca her hafta, milyonlarca insan Archie Bunker ve ailesinin hayat serüvenini izlerken, olumlu ve olumsuz kanaatlerin toplumsal sinyallendiği bir seyre tabi oluyordu. İnsanî boyutta burada verilen sinyaller açıkça anlaşılırdı. Küçük bir çocuk olarak dahi işaretleri okuyabiliyordum (gülme efektinin ritim aralığını da kestirebiliyordum). Archie, giderek gözden düşen ve yiten olumlu kanaatin bir arketipi idi. Öbür aile fertleri ise, toplumsal alanda konumunu pekiştirip kurumsallaşma yoluna giren yeni olumlu kanaatlerin temsilcileriydi.

Evet, insanlar kurgusal ve gerçek kişiler arasındaki farkı gözetebilirler. Ancak, pop kültürün, Mavi Kilisenin operasyonlarındaki önemli rolü de azımsanmamalıdır. Yayıncılık güçlü bir sektördür.

Milyonlarca insan, bizzat piyasa güçleri tarafından dikkâtlerinin gaspı ve zaptı amacıyla hiper-etkili ve sürekli duruma uygun şekilde bilenip sivrilen anlatılara aralıksız maruz bırakıldığında, bu eylemin katıksız sonuçları da doğacaktır. Özellikle nesiller boyunca Kilisenin otoriter çerçeveleri içinde öğrenip, düşünüp, buna göre hareket etmeye koşullandırılmış bir kültürümüz olduğunu düşündüğümüzde, gerçeklerden bahsetmiş oluyoruz.

Hareketlerimden Değil Söylemlerimden Feyz Al

Popüler kültürün sunduğu içerikler ve otoritelerin olumlu kanaatleri Kilisenin önemli hususlarındandır. Lakin, Mavi Kilise tarafından öğretilen en merkezdeki incelikli dersin kendisi de bizzat Mavi Kilisedir.

Ne yaptığınız farketmez: ister cebir öğreniyor olun, ister tarih üzerine bir şeyler okuyor olun; bir basketbol maçını da izliyor olabilirsiniz, en sevdiğiniz müzisyenin icra ettiği bir eseri de dinliyor olabilirsiniz. Tüm bu eylemlerin müşterek olduğu nokta ise yayıncılığın asimetrik ilişkiselliğidir. Dikkanitizi verin, iyice izleyin ve doğruca dinleyin; “olumlu kanaati” belleyin, ifade edin ve bunlara göre hareket edin. İçerikten daha önemli olan bir şey var ise o da biçimin kendisi. İçerik illâ çeşitlilik gösterir, önemlidir de. Ancak, biçim istikrarlıdır.

Aynı kürekçiler nasıl serdümenin temposuna ayak uydurmayı öğreniyorlarsa, bizler de herbirimizi bizzat kendimiz, hayatımızın kayda değer uzun bir aralığında, bir üst-anlatıyı bulup, benimseyip uygulamak için eğitmeye devam ediyoruz. Hayata dair cevaplar üretmek için yeterince karışık ancak kolayca yönetilebilecek bir hikâye. Modern hayatın salt boğucu karmaşıklığını ele alan bir varsayımlar, aksiyomlar, gerçekler, gerçek oluşturucular ve otorite haritası ki bu; biz zavallı maymunlara, hayatta yönümüzü tayin etmemiz için gereken koordine uslûpları seçebilmemizi sağlıyor.

Bu gerçekler, bugün Amerika’da (ve Batının çoğunluğunda) olup bitenlere dair oldukça yeterli ve fazla açıklamalar sunuyor. Belki bu sayede, Solun niçin sürekli hayatı basite indirgeyip yönetebilmek için bir anlatı arayışında olduğunu da görebiliriz. Aynı zamanda, Sol görüşün psikanalize olan manik düşkünlüğünü de anlayabiliriz. Son kertede, esas toplumsal sorumluluğunuzun otoritelere doğru yanıtlar vermek ve olumlu kanaatin vuku bulduğu alanda nerede olduğunuzu ustaca anlayabilmek için, psikolojik duvarların ardına bakabilmek size avantaj sağlayan bir beceri olacaktır. (Biraz daha dibe inmek isterseniz, şunu da ekleyebiliriz: Kötü kanaatleri psikopatoloji olarak yok saymak, Kilisenin oldukça mahir ve yaygın olan tekniklerinden de biridir.)

Her halükarda Kilisenin, bir manâya erişebilmek için var olan aklî  melakelerimiz ve dünyanın anlamı üzerinde neredeyse tekele varan denetimi; Mavi Kilisenin halihazırda gerçekleşmekte olan çöküşünün yarattığı büyük endişeyi de açıklamada yardımcı olacaktır.

2010-14 yılları arasında tüketicilerin çeşitli medya kanallarını günlük kullanım oranlarının dağılımı. İnternet kullanımı %83.7 artış gösterirken; TV, basılı gazeteler ve dergiler sırasıyla %6, %25.6 ve %19 oranında gerilemeye şahit oluyor. Aynı minvalde geçen süreçte, dakika bazında internet kullanımı %59.6’dan %109.5’e yükselirken, geleneksel medya %402.2’den %375.8 oranına geriliyor.

Yaklaşan Son

Mavi Kilisenin dağılmaya başlamasının birçok nedeni mevcut. Bu nedenlerden kimileri, bardağı taşırmaya meyleden “kimlik siyaseti” gibi, Mavinin alt-anlatıları arasında ciddiyetle baş göstermeye başlayan sürtünmelerden kaynaklanıyor—ki bu kimlik siyâsetleri aynı zamanda alternatif sağ tarafından, bence, nihilist bir oyun sonuna benzeyen bir konuma itekleniyor. Ancak, her ne kadar bu gerginlik bir önem arz ediyor olsa da, o kadar da temel bir öğe olma özelliğini taşımıyor. Lakin, Mavi Kilisenin karşı karşıya kaldığı varoluşsal tehdit kimlik siyâsetlerinden kaynaklanıyor ise; tüm meseleyi zaten ele alıyor olduğumuz iki ana kavrama dayandırmakta fayda var: teknoloji ve karmaşıklık.

Mavi Kilisenin çöküşünü hızlandıran birincil itkiyi, bizzat kendisinin de üzerine inşa edildiği kitle haberleşme araçlarının yerini alan yeni bir tür simetrik araçta bulabiliriz: İnternet.

Bu yeni medya aracı, Mavi Kilisenin şahlanışına yön veren geleneksel olana kıyasla, insicâm için gerekli olan bir niş sunuyor. Burada tamamıyla farklı bir manzara sözkonusu. Mavi kilisenin günleri sayılı. Çünkü, aynı eriyen buzullar sebebiyle alışık olmadıkları çevrelere hapsolan kutup ayılarının kaderini paylaşıyor: Tüketicinin yayın anlayışı bir erozyon edasıyla geleneksel kitle haberleşme araçlarından çok daha simetrik bir araçsallığa gebe olan internete kayıyor.

Durumsal Değerlendirme: 2017 yazımda da ele aldığım üzere, Trump İsyanının şaşırtıcı zaferinin sebeplerinin büyük bir bölümünü, yayıncılığın gücünün, çoktan kritik eşiği açıp dijitale geçmiş olmasına bağlıyorum.

İşte bizzat bu teknolojik geçiş sayesinde, her ne denli ayakta durmaya çalışsalar da, Mavi Kilise ve müttefikleri olan Derin Devletin yanı sıra Kurulu Düzenin sonunun geldiğini düşünüyorum. İklim değişiyor: ya uyum sağlayacaklar ya da yok olacaklar.

Elimizde bir de karmaşıklık meseli var. Mavi Kilise, 20.yüzyıldaki karmaşıklık infilakına ve bu infilaka rehberlik edebilecek yeterlilikteki bir denetim yapısı oluşturmaya müsait olan kitle haberleşme araçlarına cevaben belirdi. Bu, işe de yaradı. Ancak, 20.yüzyıl dediğin de öyle yerinde saymadı. Aslında bakarsanız, ivmelendi. Halihazırda gerçekleşen bu ivmelenmenin karşısında, Mavi Kilisenin denetim yapısı artık yeterli gelmiyor. 21.yüzyıldaki karmaşıklığın seviyesine, Mavi Kilisenin biçiminin hatlarında mümkün olan denetim kapasitesi yetişemiyor. Eğer bu Kiliseyi terk edip, yeni bir yaklaşım edinmezsek, geleceğe doğru giriştiğimiz yarış giderek denetimden çıkacaktır.

Lakin, kaldı ki bu noktada önemli bir ayrıntıya değinmiş oluyoruz: Biz şu anda, prensipte dahi, güncel karmaşıklığa yeterli olacak bir denetim yapısının adını dahi okuyamıyoruz.

Buradaki temel sorunumuz üç boyutlu:

  1. İçinde bulunduğumuz çevre dahil karmaşık sistemleri yönetmek için gösterdiğimiz yaklaşım hatalı. 20.yüzyılın son zamanlarına kadar bu hatayı görmezden gelebilirdik çünkü o kadar da güçlü değildik. Bu durum değişti; bu yüzden, Joe Brewer’in güzelce anlattığı gibi, hızlıca seviye atlamamız şart. Karmaşık sistemleri karışık denetim yapılarıyla yönetmekten vazgeçmeli; doğal dünyamızı meydana getiren karmaşık sistemleri tabiatlarının gereği olarak düzenleyebilecek yeni teknikler icat etmek zorundayız. Bunu nasıl becereceğimizi henüz bilmiyoruz.
  2. İnsanları da barındıran karmaşık sistemlerde bir farklılık söz konusudur. Atmosfer ve nitrojen döngülerinin aksine, insanlar tahmin yürütebilir, stratejiler geliştirebilir ve çevrelerine çok ama çok hızlı şekillerde uyum sağlayabilirler. Dave Snowden bunu antro-karmaşıklık olarak terimlendiriyor. Mevzubahis antro-karmaşıklık tarafından önümüze konulan zorlayıcı sorun setlerini çözmemize yeterli olacak yeni bir yönetim modeli anlayışı geliştirmeliyiz. Bunu nasıl yapabileceğimizi gerçekten bilmiyoruz şu anda.
  3. Son olarak, teknolojinin gerçek doğasıyla uzlaşıya vararak; tahmini oldukça zor olan ve insan-teknoloji düzleminde vuku bulan geribildirim döngülerini tazammum edebilmeliyiz. Yanı sıra, üstel (exponential) teknolojinin hem bizlerin hem de dünyamız üzerine olan sonuçlarının açtığı ufukta yönümüzü tayin edebilmeliyiz. Birçok insan bunu gerçekleştirmek için ne düşünmesi gerektiğini anlamaya bile hazır değil günümüzde.

Bu zorlukların bağlamında, Mavi Kilisenin kavrayışı yetersiz kalıyor. Dünya, böyle bir denetim hiyerarşisi için artık çok büyük ve oldukça hızlı bir şekilde ilerliyor—Kilise, elinden gelenin en iyisini denese de ancak kendine engel oluyor. Bu sorunlara hitabımız, dünyayı anlamlandırmamızı ve bizzat bu dünyadaki davranışlarımızı kolektif olarak anlamamızı sağlayacak yeni yaklaşımsal geliştirmeleri ön şart koşuyor.

Bu minvaldeki çözümü “kolektif zekâ” olarak adlandırıyorum. Bu hususta arz eden kimi meseleleri şuradaki videoda ve zincirblok (blockchain) tarafında dış-uzay bağlamında sarfedilen çabalar üzerine kaleme aldığım bir Medium yazımda ele almıştım.

Kolektif zekâları özetleyecek olursak, bunlar hakkında çok az bilgiye mazhar olduğumuzu söyleyebiliriz. Belki de, bugüne kadar ayyuka çıkmış en çetin ve merkezsiz (decentralized) kolektif zekânın (dCI), aynı DD:2017 yazımda da bahsettiğim gibi, Kızıl Din yani Trump İsyanı olduğunu söyleyebiliriz.

Orada, hatırı sayılır sebepler uyarınca, bu tür bir “dCI”nın varmamız gereken yere bizi götüreceğine inanmıyorum diyorum. Ancak, bize oldukça kullanışlı bir vaka incelemesi sunuyor bu. Daha derine inmeye gönüllü olanlara, Rally Point Journal’de Gustavo tarafından yayınlanan yazıya bakmalarını tavsiye ediyorum.

Netice

E biraz uzun bir yazı oldu sayılır. Umarım aranızdan birileri sonuna kadar okumaya değer bulmuştur. Mavi Kilisenin asıl içeriklerine yoğunlaşmak istediğim bir deneme yazmak istedim ancak tam da böyle olmadı. Eğer tüm bunlarla ilgiliyseniz, yorumlarda bunu lütfen açıkça belirtin. Yeteri kadar insanın ilgisini çekerse, Mavi Kilise ve belki de Kurulu Düzenin yanı sıra Derin Devlet üzerine de yazabilirim.

[Yazarın notu: Bugüne kadar ne Curtis “Yarvin”’i (Mencius Moldbug) okudum ne de kendisinin “Katedral” üzerine olan ifalendirmesine aşinayım. Kendisinin düşünceleri, bu yazıya da ilham olan Reddit paylaşısına ilham vermiş olabilir. Eğer yazdıklarım Yarvin’in analiziyle örtüşüyorsa, bu oldukça ilgi çekici. Elbette aksi de öyle.]