Edebî şöhretin peşinden koşmanın anlamı var mı?

Hafta sonuna girmeden evvel size Koronavirüs meselesinden daha fazla keyif verecek bir yazı gönderiyorum.  Yavuz Altun‘un edebiyat üzerine bir tvitler zincirini daha rahat ve keyifli okuyasınız diye sizler için burada toparladım. Sosyal medyadaki küfürlere, alaylara, herkesin birbirini Emniyet Genel Müdürlüğüne şikayet etmesine falan da şahit olmayarak akıl sağlığınızı korurken keçiboynuzunun içinden balı toplayıp ağzınıza atmış oluyorum.

Yazmak için vakit harcamaya değer mi?

Tim Parks, Giacomo Leopardi isimli İtalyan bir şairin 1824’te yayınladığı bir denemeyi özetliyor. Deneme, “edebî şöhretin peşinden koşmanın anlamı var mı? yazmak için vakit harcamaya değer mi?” gibi soruların peşinden gidiyor.

Sıradan bir insanın, yazarak meşhur olması, aristokratların filan arasından sıyrılması için büyük imkân diyor Leopardi. Ama teoride… Pratikte nasıl?

Gerçekte ise: Çok şahane bir eser yazmış, fakat o şöhretten mahrum kalmış olabilirsiniz. Vasat bir yapıtsa, evrensel üne erişebilir. Sebepleri şöyle:

Çok az insan gerçekten iyi yazılmış bir metni değerlendirecek kapasiteye sahiptir.

Belki sadece kendisi de iyi yazar olanlar…

İyi yazı dediğimiz şey, “meşhurluk” meselesidir.

Klasikleri severiz, çünkü herkesin dilindedir. Homer’in eserlerinden daha iyi şiirler yazılsa da, bize İlyada kadar tat vermez. Bir klasiği, onun klasik olduğunu bilmeden okusak, o kadar zevk alamayız.

Bu yüzden gerçekten iyi yazan, yeni bir yazarın şöhrete ulaşması, kabiliyetten çok kısmetle alakalıdır.

Sadece eserinizi okuyacak kabiliyetli insanlar bulmak yetmez. Onları eşref saatinde yakalamalısınız!

Çünkü bilimsel bir ölçümden bahsetmiyoruz. Çoğu eleştirmen, kitabın onlarda bıraktığı etkiye bakar. Asıl noktayı gözden kaçırabilir. Havasında değilse, ıskalar.

Sanatta zevk, keyfîdir. Bir eleştirmen vasat bir kitabı, iyi gününde olduğundan yere göğe sığdıramayabilir. Kendi pozitif ruh hâlini, eserin güzelliğine yorar. Kötü bir günümüzde klasikleri de sıkıcı bulabiliriz. Hele ki yeni bir eserse, ona kırbaçı vurmaktan çekinmeyiz!

Okuyucular, bir kitabı takdir etmek için bir miktar iyimserliğe sahip olmalıdır. Dünyada şiirsel olanın tamamen fantezi ürünü olduğunu düşünenlere kitap beğendirmek mümkün değildir!

Eleştirmenler, bir takım sebeplerle şehirlerde yaşamak zorundadır fakat şehirli hayat dikkat dağıtıcı olduğundan genelde modaya uymak, gerçek kaliteyi aramaktan kolaydır.

Asıl büyük problem! Gerçekten iyi bir eser, tek okumada anlaşılmaz.

İki, üç, hatta dört kez okusanız ancak size açar kendini. Fakat zamanımızda (yıl 1824) kimin vakti var? Şansınız varsa bir kez okunur kitabınız. Sadece klasikler istisnadır, tekrar tekrar okunur.

Bu yüzden ilk okuyuşta göze hoş gelecek bir şey yazmalısınız: sığ, zekice ve komik! Gerçek estetikçiler ve derin düşünenler için korkunç bir durum. Böyle bir eseri de ikinci kez okuduğunuzda, ne kadar sıkıcı olduğunu görürsünüz.

Okurlar, kolay okunan, zahmetsiz kitabı sever. Bunu da itiraf etmezler. Hatta okudukları kitabın “iyi edebiyat” olduğunu düşünmek isterler. Bu yüzden vasat yazarlar övülür, fakat ikinci kez okunmadıklarından söner gider, kültüre bir katkı sunamazlar.

Peki bu durumun istisnası nedir? Evet, klasikler!

İyi bir edebiyat, bilimde olduğu gibi, yeni bir özelliğe/bilgiye sahip olmalı.

Fakat kalabalıklar, fikirlerinin ya da duygularının onaylanmasını bekler. Yüzeysel yenilikler ister, devrimler değil.

Belki zamanla toplumun da fikirleri değişir ama okudukları bir kitapla “Evet, yanlış düşünüyormuşum” demezler. Bilakis, farklı düşünene şüpheyle yaklaşırlar. Sürü içinde yaşadıkça da, büyük edebî eserler görmek zorlaşır.

Yazının ikinci kısmına geçiyoruz: Bir şekilde bu engelleri aştınız ve artık ünlü bir yazarsınız. Bravo! Şimdi bundan ne kazanacaksınız?

Ünlüsünüz ve insanlar sizi canlı kanlı görmek isteyecekler. Ama onların hasbihalinden pek hoşlanmayacaksınız. Çünkü şöhret peşinde koşan şarlatanları da sevecekler. “Efendim vaktim olsa, ben de yazardım” diyenlere sıkça rastlayacaksınız.

Buna mukabil yalnızlığı seçeceksiniz. Eser, kendi yolunu bulur diye düşüneceksiniz ama bulmaz! Gelecek nesillerin sizi anlayacağını umut edebilirsiniz ama gelecek nesillerin daha iyi olacağını nasıl bilebilirsiniz? Hem zaten çoktan yol almış olacaklar, vakit bulup sizi okumazlar.

Benden kesin bir cevap bekliyorsunuz sanırım:

Yazmaya devam etmeli miyim, yoksa bırakmalı mıyım?

Sizi tanıyorum:

Zihniniz müthiş bir biçimde keskin; kalbiniz, hayalgücünüz genç ve sıcak, bir yığın düşünceniz var; iyiden iyiye hassassınız, soylu hattta.

Bu özellikler size yalnızca ıstırap ve acı getirir hayatta. Yapabileceğiniz bir şey yok!

Bu yüzden bazı doğuştan engelli kimseler gibi, bu özelliklerinizi öne çıkarıp insanların merhametini kazanmaya çalışın! Eserinize ne kazandıracağını kestiremeyebilirsiniz fakat edebî şöhreti elde edersiniz.

Birçok insan, sizdeki özelliklere sahip olmadığından sizi kıskanabilir bile. Sizin yaşamınız, onlar için “ölüm gibi bir şey”dir. Fakat ne yaparsınız, kaderinizde bu var. Tek yapmanız gereken cesaretle öne çıkmak!

Tim Parks’ın son notu: Bu yazı biraz erken yazılmış. Yazar, Victor Hugo’nun 1862’de Sefiller’i yazdığında yaptırdığı kampanyayı (eşzamanlı çeviriler, kitabın yoksulları yücelttiğini özellikle belirten satış taktikleri, agresif posterler) görseydi, bunları da eklerdi muhakkak!

Leopardi ilginç bir adam. Şurada hakkında baya geniş bir yazı var.

Bu özetin orijinaline ise bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.